Bediüzzaman Hazretlerinin Ahzab Sûresinin 59. âyetinin nuruyla kaleme aldığı Tesettür Risâlesi’nin Birinci Hikmeti’nde yer alan kavramları açma çalışmalarına devam ediyoruz.
KADINLAR KISKANÇ MIDIR?
Birinci Hikmet’te tesettürün kadınlar için fıtrî olduğu gerçeği anlatılırken üzerinde durulan kavramlardan bir tanesi de kadınların kıskançlığıdır.
“Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nispeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar. Taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler” der Bediüzzaman Hazretleri.
Bu bir durum tesbitidir. Bediüzzaman Hazretleri “Bütün kadınlar kıskançtır” demiyor, ama istatistikî bir bilgi olarak “onda altı-yedi” gibi bir oranda kadınların çoğunun kıskanç olduğunu belirtiyor.
KISKANÇLIĞI MÜSBET YÖNDE KULLANMAK
“Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” misâli, kendisine verilen nimetlerin farkında olmayıp, başkalarıyla mukayeseye, rekabete girişmek, neticede kıskanıp türlü kötü hallere müptelâ bir halde mutsuzluğa talip olmak herhalde insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden bir tanesidir.
“Bak benim nelerim var, senin var mı?” tarzındaki çocukça hallerden sıyrılmanın tek çaresi mukayese, rekabet hallerine girmeksizin elindekine kanaat edip, kendini bu gibi hallerden koruyup muhafaza etmeye çalışmak yani setretmek, saklayıp, gizlemek olsa gerek.
Böyle bir tavrı tercih etmek kıskançlık duygusunun “müsbet” olarak yönlendirilmesi anlamına gelir. Kişinin kendisine yapacağı en büyük iyiliklerden bir tanesidir. Kendine saygı ve özgüvenin de işaretidir. Kendisiyle, duygularıyla barışık olan, didişmeyen kadınlar eşleri ve çocukları için de mutluluk kaynağı değil midir?
SEFİH MEDENİYET, KISKANÇLIĞI MENFÎ
YÖNLENDİRİR
Sefih medeniyetin kadını esir etmek için kullandığı metotlardan bir tanesi kadının yaratılışındaki kıskançlık duygusunu “menfî” yönlendirmesidir.
Günümüzde çağdaş hayat perdesi altında, tüketimi arttırmak için “mukayese-rekabet-kıskançlık” hep teşvik edilir. Medyada yer alan reklâmlar şöyle bir gözden geçirildiğinde temel felsefelerden bir tanesinin “mukayese ve rekabet” olduğu hemen fark edilir. “Ayşe’de var, sende de var mı? Bütün hanımların tercihi… Sizin ne eksiğiniz var, ne duruyorsunuz?”
Kadının kendisini de “ticârî bir ürün” olarak gören bu sefih zihniyet “ideal kadın modeli” çizer. Bütün kadınları o “model”e benzemeye teşvik eder. Moda, kozmetik ve estetik cerrahi bu şekilde sektör haline gelmiştir. İdeal modele kendini “mukayese” ettiğinde gördüğünden hoşlanmayan ve özgüvenini kaybeden hatunlar kendilerine olan saygılarını tekrar kazanmak için türlü işkenceleri göze alırlar. Bazen bu yolda beden ve ruh sağlıklarını bile yitirirler. Gazetelerde zaman zaman estetik cerrahlara elinde bir ünlünün fotoğrafıyla gidip “Beni bu kadına benzeteceksin!” diyen zavallı kadınların hikâyeleri de sunulur.
Neticede bütün yüz mimiklerini, tabiî çizgilerini kaybetmiş, cildinin gerginliğinden ağzını bile kapatamayan ucube kadın tipleri ortaya çıkar. Her şeyden önce kendileriyle barışık değillerdir, özgüvenleri eksiktir, yani kendilerine saygıları yoktur. Dolayısıyla eşleri ve çocukları için de mutluluk vaat etmezler.
Sefih medeniyet kadının fıtratına adeta madenler gibi yerleştirilmiş olan zengin duygulardan bir tanesi olan kıskançlığı kötü yönde işleterek onu böyle esir eder.
MUAZZAM BİR HAŞİYE!
Birinci Hikmet’te yer alan haşiye, Eskişehir Mahkemesine karşı ve mahkemeyi susturan savunma dilekçesinden alınan bir bölümden oluşur. Ve tek kelimeyle muhteşemdir!
“Bir söz gerçek kıymetini ne zaman, nerede, kim tarafından, kime söylenmiş, ne maksatla söylenmiştir suâllerinin cevabından alır” denir ya, hakikaten de idam sehpalarının kurulduğu, faili meçhul cinayetlerin arttığı bir ortamda, mahkemede hiçbir şeyden korkmaksızın inandığı hakikatleri savunmak, ağır bir bedel ödemeyi göze almak ve o bedeli ödemek Bediüzzaman Hazretlerine, onun talebelerine hastır…
Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesi yüzünden 1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği bir kararla hukukî bir suç isnat edilememesine rağmen, “kanaat-i vicdaniye”ye dayanarak 11 ay hapis cezası çeker. Ayrıca Kastamonu’da “mecburî ikamet” cezası da alır. On beş talebesi ise altışar ay hapis ile cezalandırılır.
Hapishanede de inandığı hakikatleri neşre devam edip orayı da bir eğitim merkezi haline getirir. Bediüzzaman hayatı boyunca sıkça girdiği bu mekânlara Hz. Yusuf’a atıfta bulunarak “medrese-i Yusufiye” adını verir.
Eskişehir Hapishanesinde kaldığı 11 ay sürecinde Yirmi Yedinci, Yirmi Sekizinci, Yirmi Dokuzuncu, Otuzuncu Lem’alar ile Birinci ve İkinci Şuâ Risâlelerini yazarak Risâle-i Nur’un telifine devam eder.
Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesinin Birinci Hikmetinde yer alan o muazzam hâşiyede şöyle der:
“Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimâiyesinde (sosyal hayatında) en kudsî ve hakikî ve hakikatli bir düstur-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikatlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette ruy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir”
MUTEBER, GÜVENİLİR OLMAK…
Evet, Müslümanların takvimine göre Medine’ye hicretten bu yana (o yıllarda 1350) on dört asrı geride bıraktık. Milyarlarca Müslüman 14 asır boyunca Kur’ân’ı okuyup, Peygamberimizin (asm) açıklamaları ve uygulamalarıyla onu anlayıp günlük yaşantılarına aktardılar. Tesettür âyetleri indiğinde iman eden kadınlar başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar. On dört asır boyunca hiçbir İslâm âlimi örtünme emirlerini farklı anlamadı. Yüz, eller ve ayaklar dışında bütün vücudun uygun giysilerle (iklime, coğrafyaya, geleneklere bağlı olarak şekilleri değişebilen kıyafetlerle) örtülmesinin farz olduğu hükmünde ittifak edildi. İcma meydana geldi. Asırlar boyunca “muteber”, güvenilir, ciddiyetiyle kaynak olarak gösterilen eserlerde bu ölçüler anlatıldı.
Son birkaç asırda ise sömürgecilik kültürü kimi Müslümanları kendi değerlerinin doğruluğu konusunda şüpheye düşürdü. Neticede bu değerleri değiştirmenin mecburiyetine inandılar. Ama bu değişiklikleri yapabilmek için yine dine ihtiyaçları vardı. O yüzden garip içtihatlar yapmaya başladılar. Tesettür konusu da bu garip içtihatlardan nasibini aldı.
Günümüzde ekrandan, gazete sayfalarından eksik olmayan ve reyting (!) getiren bu yeni müçtehidler, ecdadımızın 14 asırlık uygulamasını, Kur’ân âyetlerini, hadisleri, âlimlerin icmâını bir yana bıraktılar. “Biz de çağdaş olmalıyız!” demeye başladılar. Böylelikle tesettürü toplum hayatından baskıyla çıkarmaya çalışanların işlerini kolaylaştırdılar. Bedel ödemediler. Ama o sözde âlimlerin (!) sözlerine ve yorumlarına da güvenilmedi, güvenilmiyor.
Bediüzzaman Hazretleri gibi inandığını korkusuzca, kendinden emin olarak savunanlarınsa bugün isimleri muhabbet, hürmetle anılmakta, anılacak. Onların kitapları, eşsiz yorumları başucu eseri olarak insanların evlerinde ve gönüllerinde yer almakta. Yer almaya devam edecek.
Tıpkı Bediüzzaman Hazretlerinin Tesettür Risâlesi gibi.
Tesettür Risâlesi de daha çok incelenip, üzerinde çalışmalar yapılmaya devam edecek.
18.05.2008
E-Posta:
[email protected]
|