M. Latif SALİHOĞLU |
|
Bedelli askerlik kapısı |
Bedelli askerlik kapısını bütünüyle kapamak, yaşı 30'u geçmiş on binlerce vatandaşın ümidini, hayalini kırmak, hesap ve beklentilerini alt üst etmek demektir. Askerlikten keyfi sebeplerle kaçmamalı. Bu türden kaçmaların önünü her türlü meşrû yollarla kapamalı, kapamak için tedbirler alınmalı. Fakat, sayısız insanın "özel durum"ları da göz ardı edilmemeli. Kaldı ki, dünyanın gelişmiş birçok ülkesinde zaruri askerliği kaldırma, yerine bedelliyi ikame etme cihetine gidiliyor. Dolayısıyla, fiilen askerlik yapmamak, vatana ihanetmiş gibi algılanmamalı. Dünyadaki uygulamalar da bir yana, Türkiye'de geçmiş dönemlerde defaatle tatbik edilen bir "bedelli askerlik" vakıası var karşımızda. Eskiden "bedel–i nakdî" denilen bu vak'aya, 12 Eylül (1980) Darbesinden sonraki dönemlerde de çok bariz şekilde şahit olduk. Bir kere, çok büyük bir yığılma hasıl olmuştu. Vakti gelip geçtiği halde, askere gitmeyenlerin sayısı yüz binleri bulmuştu. 1981'in hemen başlarında süre kısaltıldı ve "dört ay askerlik" uygulaması başlatıldı. Hasıl olan yığılma bununla da telâfi edilemedi ve "bedel ödemek şartıyla" süre alabildiğine kısaltıldı. Bundan da, ne Türkiye'nin, ne de askeriyenin herhangi bir kaybı, bir zararı olmadı. O halde, imtiyazlı, keyfiliğe kaçan ve meşrûiyet dışına çıkan bütün yolları kapamak şartıyla, bedelli askerlik her zaman için Türkiye'nin gündeminde olmalı; yani, bedellinin kapısını asla kapama cihetine gitmemeli. O takdirde, zarar ve mahzur çok daha büyük olur.
1937–38'de Cumhurbaşkanı
Bizim izinli olduğumuz günlerde İzmir'deki mitingte konuşan Başbakan'ın ya sürç–ü lisân, ya da fâhiş bir hata yaparak "Dersim katliâmı zamanında Cumhurbaşkanı olan şahsın İsmet İnönü olduğu"nu söylemiş. Oysa, 1937 yılı başlarında (Mart) başlayan ve 1938'in Eylül'ünde son bulan operasyonlar boyunca Cumhurbaşkanı mevkiinde bulunan kişi M. Kemal'dir. İnönü ise, ilk başlarda Başbakanlık mevkiindedir. Operasyonlar bütün şiddetiyle devam ederken, Başbakanlık el değiştirmiş (25 Ekim 1937) ve İnönü'nün yerine Bayar getirilmişti. Dersim operasyonunun emrini veren ve sorumluluğu bütünüyle üstlenen şahsın ise, M. Kemal olduğuna dair bilgiler pekçok kaynakta mevcut. Dolayısıyla, Sayın Başbakan'ın sarf etmiş olduğu sözler, bir zuhûl eseri olsa gerektir.
Tarihin yorumu 1 Eylül 1929
Arapça ile Farsça yasaklandı
Latin harflerinin kabulünden sonra (Kasım 1928), aynı maksatla yürütülen diğer faaliyetlere de hızlandırıldı. Bu meyanda olmak üzere, 1 Eylül 1929'dan itibaren Arapça ve Farsça derslerin okullardan kaldırılmasına karar verildi. Ardından, korkunç yasaklar bir biri ardına sökün edip geldi: Arapça tamamen yasaklandı. Öyle ki, Kur'ân–ı Kerim'in Arapça olarak basım ve yayımının yapılmasına dahi yasak getirildi. Hatta, Kur'ân'ın orijinal hali, yasak kitap listesinin başına yerleştirildi. Bu, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir gelişmeydi.
Eyvâhlar olsun
Yakın tarihimizde böylesine vahim bir durum yaşanmış olmasına rağmen, çoğu insanımız bunu bilmiyor. Bilgisizliği bir yana, bir de tutup Kur'ân'ı yasaklayanlara duâ ediyor. Bilhassa son yıllarda daha bir yoğunluk kazandığını gördüğümüz camilerde, mâbedlerde, kürsülerde, minberlerde, ekran ve mikrofonlarda okunan Kur'ân'a ve Kur'ân'a dayalı sözleri söyledikten sonra, vaktiyle aynı mukaddes Kur'ân'a düşmanlık etmiş olanlara tutup duâ eden kimselere yazıklar, eyvâhlar olsun.
6 bakan değişti Arapça ve Farsça'nın yasaklanması teklifi Maarif Vekâletinden (MEB) geldi. O zamanki vekil, Mustafa Necati Beydi. Onun 1 Ocak 1929'da ölmesi üzerine, yerine İnönü vekâlet etti. Daha sonra Vasıf Çınar, Cemal Hüsnü, Refik Saydam, Esat Sagay kısa aralıklarla bakanlık görevinde bulundu. Yani, bir yıl içinde (Eylül 1929–Eylül 1930) tam altı Millî Eğitim Bakanı değişti. Zira, o tarihte Kur'ân'a yönelik yapılan bu yasaklama faaliyeti, halkın nazarında çok menfur bir günâh şeklinde telâkki edildiğinden, bu işe bakan dayanmıyordu. Arapça ile birlikte Farsça'ya da yasak getirilmesinin en önemli sebebi, Farsça hurûfat ve yazılımın da Kur'ân'ı okuyup öğrenmeye uygun olmasıydı. Ancak, politik ve ideolojik olarak yapılan beyanlarda ise, şu gerekçeye sığınılıyordu: "Türkçe'nin yabancı unsurlardan temizlenmesi ve öz Türkçe'nin hayata geçirilmesi..." Aradan geçen zaman, bu gerekçenin ne derece sahte ve kandırmaca bir maskeden ibaret olduğu ortaya çıktı. 01.09.2010 E-Posta: [email protected] |