Kazım GÜLEÇYÜZ |
|
DP, CHP değildir |
DP kongresinde Cindoruk’un adaylığı ve başkan seçilmesi, daha öncesinde bu partiyi yok sayıp ademe mahkûm eden bir kısım medya organlarında geniş yankı buldu. Bu durumun, DP’nin nihayet hatırlanıp gündeme gelmesi yönüyle parti açısından olumlu tarafı olsa da, “Doğan medyası, hattâ Cumhuriyet gazetesi Cindoruk’a sahip çıkıyor” görüntüsünün, parti tabanı ve halk nezdinde nasıl karşılanacağı da iyi düşünülmesi gereken bir nokta. Hele darbe ve Ergenekon tartışmalarının belli istikamette şekillendirdiği bir kamuoyu gerçeği karşısında işin bu cihetinin çok daha ciddî bir şekilde dikkate alınarak hesaba katılması lâzım. Bununla bağlantılı bir diğer husus, DP’nin bugün geldiği noktadaki “dibe vurma” vâkıasında, 1991’de iktidar olunduktan sonra tedrîcen devletçi bir çizgiye kayıldığı imajının, buna ilâveten 28 Şubat’ta sergilenen tavırların ve akabinde 27 Nisan sürecinde izlenen politikaların rolü enine boyuna esaslı bir şekilde içtenlikle tahlil edilmeli. Soylu’nun bu noktadaki değerlendirme ve beyanları, söz konusu özeleştiriye ciddî bir katkı olarak görülmeli ve âzamî şekilde yararlanılmalı. Partideki iniş sürecinin önemli basamaklarından biri olan 1995 seçimi öncesinde DYP, kampanyasını RP karşıtlığı üzerine bina etmiş ve bu partiyi “karanlığın temsilcisi” olarak niteleyen sloganlar kullanmıştı. Bu negatif tavır ters tepti. Seçimden sonra da aynı partiyle koalisyon kuruldu. Normal şartlarda demokratik uzlaşmanın olumlu bir örneği olarak görülmesi gereken bu manevra, o ortamda DYP açısından bir inandırıcılık probleminin ortaya çıkmasına sebep oldu. (Aslında o koalisyon, bir yönüyle, senelerdir Türkiye'nin enerjisini tüketen irtica korkusundan kurtulmak için de fırsattı, ama heba edildi.) 28 Şubat’ta DYP'nin, vaki ayrılmalarla ciddî şekilde kan kaybetmesi, iniş sürecini hızlandırdı. 27 Nisan’da yaşananlar işin tuzu biberi oldu. Gelinen noktada, AKP ile mücadele adına kullanılan söylemler ile sergilenen tavırların CHP ile örtüşen bir görüntü vermesinden kaçınılması, dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biri. Bunun için özellikle rejim, cumhuriyet, laiklik, din ve vicdan hürriyeti gibi hususlarda DP’nin CHP’den farkını ortaya koyan açılım ve söylemlere ve bunların inandırıcı olmasını sağlayacak samimî uygulamalara çok büyük bir ihtiyaç var. Günümüz ortamında daha da önem kazanan bir iş bu. Skalanın bir ucunda CHP çizgisi, diğerinde AKP duruşu var. DP, her ikisinden de ayrılan, laikliğe demokratik bir yorum getirirken din ve vicdan hürriyetiyle ilgili sorunları istismar etmeyip çözmeye yönelen, orijinal patenti kendisine ait yapıcı çizgisini iyice netleştirmeli. Çok ince bir nokta bu: DP, AKP’ye karşı laik düzeni savunma gerekçesiyle CHP’ye benzeme gibi bir duruma düşmemeli; ama CHP’den farkını belli ederken AKP çizgisine yanaştığı gibi bir görüntü oluşmasına da meydan vermemeli. Haddizatında Menderes’ten başlayarak DP-AP-DYP çizgisi, CHP’nin devlete hakim kıldığı katı laikçilik anlayışını yumuşatarak din ve vicdan hürriyeti üzerindeki yoğun baskıları epeyce hafifletmiş; dinî hayatın gelişmesine imkân veren politikalar uygulamış; din eğitimi ve dinî neşriyatın inkişafına zemin hazırlamış; ezanı özgürlüğüne kavuşturmuş; Ayasofya’yı kısmen de olsa ibadete açmış; başörtülülerin özgürce okuyup çalışabildiği bir ortam meydana getirmişti. 28 Şubat’ın bu çizgide sebebiyet verdiği kırılmalar, AKP'nin önünü açan en önemli sebeplerin başında geliyor. Ama aynı 28 Şubat'ın eseri ve yadigârı olan hak ihlâlleri, yedi yıllık AKP iktidarında da, üstelik katmerlenerek devam ediyor ve bu durum içten içe AKP’yi de kemiriyor. Bu noktada, DP CHP’den de, AKP’den de ayrılan ve doğru alternatifin kendisi olduğuna halkı ikna edecek orijinal çizgisiyle ortaya çıkmalı. Böyle bir çıkış, aynı zamanda ülkeyi içine sürüklendiği tünelden çıkaracak tarihî bir katkı olur... 20.05.2009 E-Posta: [email protected] |