Ali OKTAY |
|
Geçmiş zaman olur ki… |
Mahmut Celâleddin Paşa (1839-1899) aynı zamanda bir şair ve besteci idi. Bir yaz gecesi yalısının balkonunda yardımcısı Nazım Bey’e yeni bir şarkısını öğretiyordu. Lavta çalan Nazım Bey, eserin bazı yerlerini Mahmut Celâleddin Paşa birçok kez tekrarladığı halde bir türlü ne sesiyle ne de çalgısıyla seslendiremiyordu. O sırada arkadaşları ile sandal gezintisi yapan Lemi Bey de yalının önünden geçerken Paşanın Nazım Paşa’yla çalışmasını duydu. Sandalı durdurup çalışmayı dolayısıyla paşanın eserini baştan sona dinledikten sonra, eseri yüksek sesle okudu. Bunu duyan Mahmut Celâleddin Paşa hayretler içinde kalarak adamlarını hemen sandaldakileri çağırmak üzere gönderdi. Lemi Bey ve arkadaşları paşanın yanına getirildiler. Mahmut Celâleddin Paşa o gece Lemi Beyi tanımış oldu ve ölünceye kadar onun teşvik ve takdir etti. Lemi Bey bu tanışmadan yıllar sonra "Hocam Yusuf Efendiden ve Hacı Arif Bey’den sonra benliğimi Muhtar Beye ve Mahmut Celâleddin Paşa’ya borçluyum. Bu iyiliklerini unutmam” demiştir.
GÖNÜL TELİMİZİ TİTRETENLER:
Lem’i Atlı
1870 yılında İstanbul’da doğdu. Okul camiinde her ikindide okuduğu ezan ile hem okuldakilerin, hem de Fatih semtinin dindar kesimi içinde sesinin güzelliği ile ilgi ve takdir toplamaya başladı. Hafız Yusuf Efendi’den dersler almaya başladı. Hacı Arif Bey’in de talebesi oldu. 18 yaşında ilk bestesini yaptı. Müzikli toplantıların aranan sesiydi artık. Müzisyen kişiliğinin yanı sıra idarî görevlerde de bulundu. 1925’de Selahattin Pınar’ı tanıdı. Onu oğlu gibi sevdi. 1940’lara gelindiğinde ününün doruğundaydı, ama artık 70’li yaşlardaydı. 25 Kasım 1945’te vefat etti. Lemi Bey az konuşur, dedikodudan hiç hoşlanmazdı. Eserlerinin yanlış okunmasına müthiş sinirlenir ve sinirlenince de tarağını çıkarır saçını taramaya başlardı. İyiliksever bir insandı. Kendisine kötülük edenlere dahi ‘Allah’tan bulsun’ der, hiçbir zaman kötülüğe kötülükle mukabele etmezdi. Bunun sebebini soranlara “Çok görmüşüz zevalini gaddar olanların / Eyyamı fırsatında dilzar olanların” beytini okumak sıkça yaptığı bir işti. Dindar bir insandı Lemi Bey. Ramazan aylarında evde kılınan teravih namazlarında müezzinliği kendisinin yapmasında ısrar eder ve yapardı. Namazdan sonra Şehzadebaşı’nda Direklerarasına gider çayını orada içerdi. En çok Uşşak makamında eser bestelemesine rağmen, Kürdilihicazkâr makamını da çokça kullanmıştır. İki yüz civarında beste yapmıştır.
İzlenimler
MALÛMUNUZ Bediüzzaman Hazretleri’nin 50. vefat yıldönümünü idrak ediyoruz. Bu amaçla ülkemiz içinde olduğu kadar yurt dışında pek çok anma programı düzenleniyor. Geçtiğimiz hafta sonuna kadar ben de İstanbul dışında ard arda bir kaç anma programına katıldım. Programlar her nerede düzenlendi ise, salonlar maşallah tamamen dolu idi. Üstâd Hazretlerinin anlatıldığı nefis konuşmalar İnşallah hedefine ulaşmış oldu. Programı izlemeye gelenlerin hepsinin bu konuya vâkıf olduğunu düşünmek ise elbette hatalı olur. Çünkü ilk defa duyup gelen, Risâle-i Nur’larla, Bediüzzaman Hazretleri ile yeni tanışan, merak eden pek çok da insan vardı. Bize ayrılan bölümde ise Bediüzzaman Hazretlerini müzik diliyle anlatmaya çalıştık. İzleyicilerin hatırı sayılır kısmı gençlerden oluşuyordu. Ne mutlu bir şey. Müziğin etkisi işte tam da bu noktada kendisini gösteriyor. Neden Risâle-i Nur’daki hakikatler müzik yoluyla anlatılmasın ki? Yapmaya çalıştığımız da buydu aslında. Risâle-i Nur da geçen musıkîye dair anlatımlara, Üstad Hazretlerinin tesbitlerine atıfta bulunarak, bestelenmiş şiirleri icra ettik. Her gittiğimiz programda müziğin, anlatım gücünün ne denli önemli olduğunu bir kez daha görmüş olduk.
NURDAN DAMLALAR...
“İşte o neyler, semâvî, ulvî bir mûsıkîden geliyor gibi sâfî ve müessirdirler. Fikir o neylerden, başta Mevlânâ Celâleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât-ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma karşı takdim edilen teşekkürât-ı Rahmâniyeyi ve tahmîdât-ı Rabbâniyeyi işitiyor.”
SÖZLER
15.04.2010 E-Posta: alioktay@alioktay. net |