Dünyevîleşme nedir? Müslümanları niçin ve nasıl ahtapot gibi sarmalamıştır? Mü’minlerin hayat standardının yükseltip zenginleşmesi, müreffeh bir hayata sürmesi dünyevîleşmek midir? Önce dünyanın mahiyetine göz atalım. Dünyanın;
- İlâhî isimlerin tecelligâhı,
- Ahiretin tarlası,
- Ve bizzat kendine, maddeye yönelik olması cihetiyle üç cephesi var.
İlk iki yönünden sarf-ı nazar edip; bizzat maddeye, nefse, dünyaya yoğunlaşma nisbetinde dünyevîlik başlıyor. Karıştırmamak gerekir:
Dünyevîleşme çalışmak, zengin olmak değil; zenginliğini nefsî ve gayr-i meşrû yolda harcamak… Ve makam, mevki, şan/şöhret sahibi olmak değil; bunları nefis, dünya hesabına kullanıp, kulluğun kapsam alanından çıkmaktır.
Dünyevîleşmek; dünyevî dost ve rütbelerin kabir kapısına kadar olduğunun farkına varmamak; dünya için ahireti unutmak, ahiretini dünyaya feda etmek; sonsuz hayatı, dünya hayatı için bozmak; mâlâyani/boş şeylerle ömrünü telef etmek; kendini misafir telâkki etmeyip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etmemektir.1
Biz bu dünyaya, dünyevîleşmek için değil; uhrevîleşmek, yani, imtihanını kazanmak için gönderildik… Bediüzzaman’la ilgili bir araştırma yapan Mısır’ın eski ekonomi bakanlarından Dr. Hassan Abbas Zeki, onun Mü’minlerde îmanın kuvvetinin zayıf olduğuna dikkat çektiğini söyler:
Müslümanlarda dünya menfaati işlerinde ağır bastı; Allah yerine paraya, makama ve şöhrete kul köle; hayvanî, nefsanî ve şahsî arzuları hâkim oluyor, Kur’ân’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşıyor. Bediüzzaman’ın, ehl-i dalâletin galebesinin sebeplerini İhlâs Risâlesi’nde gâyet güzel anlattığını belirtir: Müslümanlar hakkıyla ve şuurlu bir şekilde İslâma bağlansa, ittihat etse, ihtilâfa düşmezler.2
Ne var ki, münafıkane çalışan deccalizmin, süfyanizmin ve ifsat komitelerinin yardımcıları, 20. asrın başından beri İslâm âleminde dünyevîleştirme damarını çok dessasane işletiyorlar. Batıdaki binlerce “think-tank” düşünce merkezi, üniversiteler, yüz binlerce eleman; harıl harıl çalışarak Müslüman ülkelerin siyasî ve sosyal haritalarını (din, mezhep, etnik köken, tarikat, cemaat, vs.) çıkarıp, karşıt stratejiler geliştiriyor. “Rand Corporation”ın (Amerikan dış politikasına yön veren Donald Rumsfeld, Condoleezza Rice, Francis Fukuyama, vs.) hedefi, Müslümanları dünyevîleştirmektir. CIA’den Graham Fuller’ın Savunma Bakanlığı için hazırladığı “Türkiye’de İslâm Köktenciliğinin Geleceği” (1990) raporundan da anlaşılmaktadır:
- “Türkiye’deki İslâmî hareketleri daha yakından tanımalı, ideolojileri hakkında bilgilenmeli ve diplomatlarını eğitmeliyiz.”
- “ABD’nin İslâmcı akımın ılımlı üyeleriyle resmî olmayan ilişkiler kurması yararlı olacaktır.”
Acaba günümüzde nice hacılar, hocalar, siyaset ehli, haberleri olmadan, nasıl yönlendiriliyor, kendilerine hangi cazibedâr şeyler gösteriliyor? 1980 darbesi öncesinde bazı cemaatleri, tarikatları, grupları nasıl holdingleştirip sisteme bağlayıp; çarpık rejimin bekçisi haline getirdiler? Sosyolog Dr. Alev Erkilet: “Burjuvalaştırma, kapitalistleştirme, yani dünyevîleştirme süreci Türkiye’de Özal ile başlamış olup, AKP ile tam ve kâmil haline ulaşmış bulunmaktadır. İslâmcılar Türkiye siyasetinde aktif roller almaya başladı. 1980’lerin dinamik, iddia sahibi, muhalif oluşumları, giderek oyunun kurallarını benimsemiş.”
1979’da dünyaya açılmaya karar veren Nakşibendi Şeyhi, gerekçesini şöyle açıklamıştı: “Mü’mine zillet yakışmaz. Kendi fabrikalarımızı kurmalı, Müslüman kardeşlerimizin imdadına yetişmeliyiz. Esir ve zelil olarak değil, hür ve aziz olarak dünyada yaşamanın yoluna gitmemiz gerektiğini kim inkâr edebilir? Bir vakıf kurup kendi kaynaklarımızı bir araya getirip en uygun şekilde kullanmasını öğrenmeliyiz.”3
1922’lerde Bediüzzaman’ı Ankara’ya davet edenler; onu dünyevîleştirmek için, kendisine milletvekilliği, Şark genel vaizliği, diyanet azalığı, Said Halim Paşa Köşkü ve 300 sarı altın lira (bir hesaba göre 40 bin YTL civarında!) karşılığında birlikte çalışmayı teklif ederler.4 O ise reddeder. Bu dersi Hz. Peygamber’den (asm) almıştı:
“Reis olmak istersen reis yapalım, mal istersen en zenginimiz ol, istediğin kadınlarla evlendirelim!” teklifinin ahirzamandaki versiyonu idi! Yüce Nebî (asm), “Sağ elime güneşi, sol elime kameri koysanız, dâvâmdan vazgeçmem!” demişti.
Dipnotlar: 1- Şuâlar, s. 406.; 2- Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu-III, s. 18-19.; 3- Ali Ferşadoğlu, Gönüllü Kültür Kuruluşları.; 4- Tarihçe-i Hayat, s. 131.
28.11.2007
E-Posta:
[email protected] [email protected]
|