Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi, mecburî ikamete zorlandığı Kahire'de vefat etti. (12 Mart 1954)
İlmî vukufiyeti kadar siyasî ve sosyal faaliyetleriyle de dikkat çeken M. Sabri Efendi, oğlu İbrahim ile birlikte sakıncalı 150'likler listesine dahil edildiği için, 1922'de yurdu terk etmek zorunda kaldı.
Önce Romanya'ya sığındı. İki yıl sonra da Mısır'ın başkenti Kahire'ye giderek, ömrünün geri kalan son 30 yılını (1924–54) orada El–Ezher'de ders vererek geçirdi.
* * *
Mustafa Sabri Efendi, 1869'da Tokat'ta doğdu. Memleketinde başladığı tahsil hayatına Kayseri ve İstanbul'da sürdürerek, nihayet müderris (profesör) oldu.
Saray'da Sultan II. Abdülhamid'e çok yakın bir ilim erbabı olarak, uzun yıllar "huzur dersleri"ne katıldı, ayrıca kütüphane müdürlüğü yaptı.
II. Meşrûtiyetin ilânından sonra siyasete atıldı ve Tokat mebusu olarak Meclis'e girdi.
Önce sopalı seçimlerle, ardından Babıâli baskınlarıyla iktidarı zorla elinde tutmaya çalışan İttihat–Terakki Fırkasının ve hükümetlerinin en şiddetli muhalifleri arasında yer aldı.
Komitacıların ölüm tehditleri yüzünden, bir müddet Romanya'ya gitti. Neşriyat ve siyaset yoluyla orada da muhalefetini devam ettirdi.
Birinci Dünya Harbi esnasında, Romanya'dan gelerek Bursa'ya yerleşti. Ardından tekrar siyasete atıldı.
Damat Ferit Paşa kabinesi tarafından (iki kez) Şeyhülislâmlığa getirildi. Ayrıca, Daru’l Hikmeti’l İslâmiye ve Cemiyet–i Müderrisîn’de aktif görev aldı.
Bir ara Sadrâzam olmak için gayret gösterdi ise de, bunda muvaffak olamadı.
İttihatçılar'a savaş zamanında bile şiddetli muarız olması, onu Almanlar'dan çok İngilizler'e yakınlaştırdı.
Öyle ki, İstanbul'un işgali esnasında bile, İngilizlerle uyumlu ilişkiler içinde kaldı. Dolayısıyla, Anadolu'daki Millî Harekete muhalefet etti.
İlim mesleğinde Bediüzzaman Said Nursî ile birçok noktada müşterekliği olmasına rağmen, Birinci Dünya ve İstiklâl Harbi gibi hayatî meselelerde ayrı düştüler.
İşgalci İngilizlere olan taraftarlığı ile Millî Kuvvetlere olan muhalefeti, son Şeyhülislâmın tenkide medar en büyük hatası olarak tarihe geçti.
Darbecilerin sunturlu yalanı
Mustafa Sabri Efendi, 1954'te vefat etmiş olmasına rağmen, onun ismi 27 Mayıs (1960) darbecileri tarafından gayet çirkin bir iftiraya karıştırıldı.
Güyâ, son Osmanlı Şeyhülislâm'ı "Tuhfetu'r–Reddiye" isimli bir kitapçık neşretmiş ve bu risâlecikte Said Nursî'ye demediğini bırakmamış.
Bu kitapçığı, müftülükler dahil her tarafa dağıtan ihtilâlcilere göre, Said Nursî'yi İslâmdan ayrılmakla itham eden M. Sabri Efendi, Nur Risâlelerini de ilmî delillerle tenkit ederek çürütüyormuş.
Oysa, bütün bunlar tertipli, organizeli bir iftira ve karalamadan ibaretti.
Zira, darbeciler ilk iş olarak Diyanet İşleri’ne el atmış ve güya başkana yardımcı olsun diye de Sadettin Evrin Paşayı bu dairenin tepesine getirmişlerdi.
İşte, son şeyhülislâmın ismi kullanılarak Said Nursî'ye karşı böylesine mürettep bir karalama kampanyası başlatılmıştı.
Yapılan iftiraya karşı derhal harekete geçen Zübeyir Gündüzalp, Nur Talebelerinden Ahmet Feyzi Kul, Mustafa Sungur ve Bekir Berk'le de istişare ederek, iftirayı red ve ithama cevap mahiyetinde bir neşriyat çalışmasını başlattı.
İkinci adım olarak, Sebilürreşad'ın sahibi Eşref Edib Beyle irtibata geçildi. Müştereken, cevabî mahiyette mukabil bir neşriyatın yapılması kararına varıldı.
Temize çekilen yazılar, önce haftalık Sebilürreşad'da, ardından Zülfikar mecmuasında yayınlandı. Hemen ardından, müfterilerin yüzüne tokat gibi vurulan bu yazılar, ayrıca bir broşür haline getirtilerek her tarafa dağıtıldı.
Haliyle, iftiracı ihtilâlcilerin balonu gitgide sönmeye başladı. Fakat, onlar yine boş durmadılar ve bu kez Neşet Çağatay'ın başkanlığında "Nurculukla Mücadele Komitesi"ni kurdular.
Bu komiteye dahil edilen Neda Armaner, Bahriye Üçok, Hamdi Kasapoğlu, İbrahim A. Çubukçu, Mehmet Oruç, Turan Dursun ve İlâhiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Gazi Yurtaydın, kendilerince "Nurculukla mücadele"ye başladılar.
Müfteriler, Said Nursî ve Risâle–i Nur aleyhinde kitap yazdılar, broşür yayınladılar, konferanslar verdiler.
Ancak, bunların da hiçbiri tutmadı. İftira ve karalama kampanyalarıyla âleme maskara olmaktan öteye gidemediler.
Daha da komik ve gülünç olanı şu ki, bir kısım darbe çığırtkanları, kırk–elli sene öncesinin köhnemiş, demode olmuş iftiralarına sarılmaya ve bunları temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp piyasaya servis etmeye, akılsız çocuklar gibi çaba gösteriyorlar.
Ne yapalım, varsın oyalanıp dursunlar. Nasıl olsa güneşi balçıkla sıvayamazlar.
12.03.2008
E-Posta:
[email protected]
|