Bediüzzaman her konuda olduğu gibi, eskilerin “derd-i maişet” dediği geçim konusunda da çok orijinal bir ölçü veriyor.
Maişeti temin etmenin tabiî, meşru ve canlı yollarının san'at, ziraat ve ticaret olduğunu ifade ettikten sonra, memuriyet ve idareciliğin bunlar arasında yeri bulunmadığını kaydederek, “Bence memuriyete ve imarete (idareciliğe) giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir” diyor. (Münâzarat {Nur Seti}, s. 49)
Nur talebesi kimliği bilinen Hakkı Yavuztürk, bu bakımdan da örnek bir şahsiyetti.
Sağlık memuru olarak, ebe olan hanımıyla birlikte uzun yıllar Türkiye'nin çok değişik yerlerinde hizmet vermiş; Siirt’in, Trakya’nın mahrumiyet ve zorluklarla dolu ücra köylerinde fakir ve çaresiz Anadolu insanının yardımına koşmuştu.
Mesai kavramı tanımadan, gece gündüz demeden, hiçbir maddî veya manevî karşılık beklemeden ve istemeden, tam tersine hediye ve ikramların dahi çoğunu nazikçe geri çevirerek verdiği hizmetlerle, insanların gönüllerini bu cihetten de fethetti.
Bulunduğu konuma razı, halka hizmetten başka hiçbir şey düşünmeyen bir insandı.
Bu noktadaki dikkat ve hassasiyeti o derecedeydi ki, kardeşi Zeki Yavuztürk Millî Savunma Bakanı olduğunda âmirlerinden gelen “Hakkı Bey, seni daha iyi ve rahat bir yere getirelim” tekliflerine dahi iltifat etmemişti.
“Bakan ağabeyi” olma konumunu kendisi için bir imtiyaz vesilesi olarak kullanmayı aklından bile geçirmediği gibi, bu durumun başkalarınca istismarına da izin vermemişti.
Çünkü memuriyet onun için bir hizmet vesilesiydi; insanların çaresizliğini kullanarak cebini doldurma veya onlara tahakküm etme aracı değil. Ve bu yönüyle de, bilhassa tek parti döneminin mâlûm klasik “ceberut” ya da özellikle son dönemlerin “cüzdanıyla vicdanı arasında sıkışan” ve bu ikilemden çıkmanın yolunu “Benim memurum işini bilir” sözündeki mesaja uygun davranmakta arayan memur tipinden çok farklı bir profil sergiledi.
Bu tavrının karşılığını, göçtüğü ebediyet âleminde, Cevad-ı Kerîm olan Rabbimizin ziyadesiyle ihsan edeceğine yürekten inanıyoruz.
Ancak oradan önce, yaptığı hizmetlerin bu dünyada da karşılıksız kalmadığını gösteren bazı duygulandırıcı tabloları bizzat yaşadık.
1970’li yıllarda hizmet verdiği Keşan’ın Suluca köyüne iki yıldır birlikte yaptığımız ziyaretlerde, aradan otuz sene geçmesine rağmen köylülerin Yavuztürk’leri unutamadıklarına ve nasıl hasretle kucak açtıklarına şahit olduk.
O zaman Edirne şehir merkezinde çok daha rahat şartlarda çalışmaları mümkünken, hattâ bunun için sağlık müdüründen teklif de aldıkları halde sırf hizmet için köyü tercih eden Yavuztürk ailesini yıllar sonra yine sevgiyle bağrına basan köy halkının tavrı, insanımızın kadirşinaslığının da canlı timsaliydi.
Sulucalılar, geçtiğimiz Eylül ayındaki son ziyaretimizin üzerinden dört ay geçtikten sonra vuku bulan vefattan haberdar olduklarında, köye yeni yaptırdıkları güzel caminin minarelerinden salâlar okutup hatimler ve dualar okuyarak vefalarını yine gösterdiler.
Evet, Hakkı Yavuztürk’ün vefatı, memuriyeti sırf hizmet için yapan bir vatan evlâdının aramızdan ayrılması yönüyle de büyük kayıp. Yerini doldurmaksa hiç kolay değil...
***
Tazminat, tashih-i karar yolunda
Avukatımız Turgut İnal’ın verdiği bilgiye göre, Aktulga ailesinin açtığı dâvâda, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin onadığı tazminat kararına karşı, kararı veren Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesine yaptığımız “tashih-i karar” başvurusu kabul edilerek, dosya yeniden Yargıtay’a gönderildi. Böylece, yapılan aşikâr haksızlığın düzeltilmesi için bir fırsat daha ortaya çıkmış oldu.
Temennî edelim ki, hiç değilse bu fırsat iyi değerlendirilsin ve “yargıda çifte standart” eleştirilerine yol açan haksız karar kaldırılarak hak ve adalet yerini bulsun.
10.01.2007
E-Posta:
[email protected]
|