Papa 16. Benediktus'un Türkiye ziyareti, daha seçildiği ilk günlerden bu yana gündemdeydi. Ve eğer Çankaya’nın girişimiyle ertelenmemiş olsaydı bir yıl önce gerçekleşmiş olacaktı.
Erteleme sebebi ise, o zaman Fener Patriğinin davetiyle yapılacak olan ziyarete Türkiye Cumhuriyetinin hazır olmamasıydı.
Türkiye sınırları içindeki Patrikhane’ye, Ankara’nın resmî daveti olmadan yapılacak bir ziyareti şanına yakıştıramayan devletimiz günlerce kıvrandıktan sonra formülü buldu: Papa’ya, Sezer’in resmî konuğu olarak bir yıl sonrası için davetiye gönderildi.
Dolayısıyla, bugün başlayacak olan ziyarete, Papa’nın Vatikan Devlet Başkanı olarak Türkiye Cumhurbaşkanınca daveti üzerine yapılan bir resmî gezi görüntüsü verildi. Ama ziyaretin asıl hedefi yine Vatikan-Fener, yani Katolik-Ortodoks yakınlaşması.
Bunda da yadırganacak birşey yok. Hıristiyanlığın, tarihte birbiriyle kıyasıya mücadele etmiş iki büyük kolu, geçmişe bir çizgi çekerek beyaz bir sayfa açma arayışında.
Aslında bu hadisenin Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bir tarafı var. O da, Patrikhane’nin sınırlarımız içinde olmasından ileri geliyor. Ve haddizatında Sultan Fatih’in vizyonuyla bakabilsek, bu durum, Türkiye için büyük bir avantaj.
Ama Cumhuriyet sonrasının içe büzülen dar ve kısır zihniyeti sebebiyle bu avantaj ve kozu kullanamıyor; üstelik tam tersine aynı zihniyetin akıl ve mantık dışı uygulamaları ve fevrî tepkileri yüzünden, aleyhimize çeviriyoruz.
Dünyanın çok uzak coğrafyalarında manevî nüfuza sahip bir dinî kurumu kaymakamlık denetiminde sürekli göz hapsinde tutuyor; patriğin “ekümenik” ünvanına gösterdiğimiz anormal tepkiler ve senelerdir ruhban okulunun kapısına vurduğumuz kilitle, kendimizi bu saçmalıkların kaldırılması yönündeki ısrarlı tazyiklerin hedefi haline getirmiş oluyoruz.
Ayasofya konusunda sergilenen garabetler de aynı saplantılar zincirinin bir halkası değil mi?
“Ya Papa orada dua etmeye kalkarsa!” kâbusuyla uykuları kaçan Kemalist bürokrasinin halet-i ruhiyesi, 500 sene cami olarak hizmet vermiş bir mabede karşı tek parti döneminde işlenen suçun telâşını ele vermiyor mu?
Şayet Türkiye bu ayıpları aşabilmiş, gerçekten demokrat bir İslâm ülkesi olabilseydi, Papa’nın ziyaretini Hıristiyan dünyasıyla İslâm âlemi arasında gerçek ve samimî bir diyalog fırsatı olarak çok iyi değerlendirebilirdi.
Ve Papa’nın talihsiz Regensburg konuşmasına İslâmın susturucu cevabını bu ziyaret vesilesiyle bütün dünyaya ilân edebilirdi.
Ama heyhat!
Öte yandan resmî davetin altında imzası bulunan Sezer, Papa’nın keskin sözlerle yerden yere vurduğu pozitivist laiklik anlayışının en katı savunucularından biri.
Son günlerde “medeniyetler ittifakı” lâfını ağzından düşürmeyen Başbakan ise, en önemli gündem maddelerinden biri “Türkiye’nin Afganistan’a daha fazla asker göndermesi” olan NATO zirvesini Papa’ya görüşmeye tercih ediyor. Eleştirilince de “Âdet yerini bulsun” kabilinden, havaalanında 20 dakikalık bir “görüşme” ayarlanıyor.
Ve eşsiz fırsat böyle harcanıyor.
28.11.2006
E-Posta:
[email protected]
|