İmtihan, imân, “tevhîd-ulûhiyet”, hikmet, tevekkül, cihad/çalışma/üretim, tüketim (yeme-içme, giyinme vs.), iktisat, kanaat, helâl, zekât/paylaşım ile israf ve faizin yasaklanması gibi mefhumlar, İslâm ekonomisinin anahtar mefhumlarıdır. İslâmda aslolan zenginliktir, refahtır, hayat standartlarının yükselmesidir.
Bu olgunun ve bu kavramların pratik hayata yansımaları, diğer bir tabirle bunların yakıtları da imandır. Yüksek maddî hayat standardı, refah ve üretim ile tüketim dengesi, Kur’ânî anlamlarının doğru anlaşılması ve ihlâsla uygulanmasıyla mümkün. İman ne derece güçlüyse, ilim, teknoloji ve ekonomi de o nisbette gelişir.
“İman manevî bir hakikat olduğuna göre, maddî olan ekonomi ile ne ilgisi var?” diye düşünülebilir. Her ne kadar ruh ve beden beraberliği varsa da, ruh asıl, madde ona tâbîdir. Yani, bedenimizi, ruhumuz/duygularımız (akıl, kalp, vicdan vs.) çalıştırır. Önce bakmak, ayağa kalkmak isteriz, ardından başımızı ve gözlerimizi çevirir, ayaklarımızı harekete geçiririz.
Beynimiz, dimağımız da kalbimizle bağlantılı olarak kalp santralinin bir şubesi hükmünde çalışır. Dış dünyayı duyu, duygu ve algılarımız vasıtasıyla tanırız. Gören, işiten, tadan, hisseden ruhumuzdur, ama, bunu gözümüz, kulağımız, derimizle yapar. Göz san'atı, basiret denen iç bakış ise san'atkârı görür.
Bu olgulardan hareketle, ekonominin de itici gücünün düşünce ve dolayısıyla iman olduğunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Ki, iman—Bediüzzaman’ın tesbitiyle—hem nur, hem kuvvettir. Kuvvet enerji/güç; nur ise, feraset, aydınlık, ışık, hakikati gösteren projektördür. Nasıl ki, elektrik fırına nüfuz ettiğinde yemekleri pişirir; buzdolabında, soğutur, korur; ampulde aydınlatır, herhangi bir makine, motor veya cihaza girdiğinde çalıştırır. İman da manevî elektrik gibi, insan hayatının tüm safhalarına, toplumun tüm katmanlarına nüfuz ederek icraatını yapar. Yani, ruhumuzu, duygularımızı çalıştıran iman bizatihî bir ilme yönelmeyi, çalışmayı, dayanışmayı, kaynaşmayı, ilerlemeyi netice veren ibadetleri ifa etmemizi sağlayan bir güç kaynağıdır.
İman, istidatlarımızı (potansiyel halindeki yeteneklerimizi) yüksek hasletlerimizi inkişaf ettirir; kabiliyetlerimizi geliştirirken; ibadetlerimizi ifa etmemizi de sağlar. Yani, namaz kıldıran, oruç tutturan, zekât verdiren, faizden uzak durduran da imanımızdır. Maddî ve manevî terakkîmizin umdeleri de iman ve ibadettir. Dolayısıyla, İslâm’daki “ulûhiyet”, dolayısıyla iman düşüncesini kavramadan, onun ekonomik, ya da sosyal yapısını anlayabilmek mümkün değildir. Çünkü, her türlü sosyal veya ekonomik hareketin—hukukî davranışları da bu söylediklerimize katmak zorundayız—Allah hakkındaki düşüncelerle doğrudan ilişkisi vardır. Zîrâ, İslâm’daki “ulûhiyet” düşüncesi, Müslüman adamın kendisine bakışına, eşyaya bakışına, kendine ve eşyaya vereceği konuma; kazanmasına, harcamasına, çalışmasına, hattâ çalışma sahasına ve biçimine sınır getirecek, insanı her şey, ya da hiçbir şey olmaktan çıkaracaktır.1
Buradan çıkaracağımız sonuç da, “üretim ve tüketim”in ölçüsünü yine iman tayin ettiği hususudur. Mü’min lezzeti şükür için takip edip tüketirken; “Aklı midemize, ruhu cesedimize, kalbi nefsimize hakim; lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle!” diye duâ eder.
Materyalist felsefeler ise; yemek için yaşar; bu dünyadan ne koparırsak kârdır düşüncesiyle hareket eder. Bu ise, farkına varmasak da ekonomiyi, yani üretim ve tüketimi derinden derine etkiler.
Dipnotlar: 1. Dr. Faruk Beşer, İslâm’da Sosyal Güvenlik, Seha Neşr., İst., 1988, s. 15.
02.12.2006
E-Posta:
[email protected] [email protected]
|