Geçtiğimiz hafta sonunu seminer için gittiğimiz Düzce'de geçirdik.
Bu şehrimize daha evvel de mükerrer defalar gitmiştik. Ancak, bu defaki seyahat çok farklı oldu. Diyebiliriz ki, Düzce'yi daha yeni yeni tanımaya başladık.
Biz Düzce'yi sahra genişliğinde düz ve gevşek bir arazi üzerinde kurulmuş, toz ve çamuru eksik olmayan betonarme bir şehirden ibaret biliyorduk.
Meğerse yanılmışız. Gezip gördükçe, bu yanılgımızın büyüklüğünü de yakînen fark etmiş olduk.
Düzce'yi "etrâf–ı erbaa"sıyla birlikte, oradaki arkadaşlarımızın, can dostlarımızın refakatinde ve rehberliğinde gün boyu gezip dolaştık.
Baktık gördük ki, emsâli çok nâdir bulunan tarihî eserler, kalıntılar var orada. Özellikle Konuralp beldesi, adeta bir açık hava müzesini andırıyor: Roma, Bizans ve Osmanlı eserleri bütün ihtişamıyla ortada arz–ı endâm ediyor.
Ayrıca, orada gördüğümüz tipik Anadolu evleri, mahalle ve sokakları vardır ki, onların yabancıya olan insanî yaklaşımları ve gönülden misafirperverliği, her türlü takdirin fevkinde.
Gördüğünüz hüsn–ü alâka karşısında ne diyeceğinizi, ne yapacağınızı cidden şaşırır hale geliyorsunuz.
* * *
Öte yandan, yeni yapılan "Deprem Konutları"nı gördük. Bu muhkem binalar, düz ve gevşek arazide değil, etrafı boydan boya dağlık, tepelik olan şehrin en sağlam mevkilerinde inşa edilmiş. Dağların yamaçlarına kurulmuş olan bu yeni yerleşim bölgelerindeki çevre düzenlemesi de, insana apayrı bir ferahlık veriyor.
Düzce, yıkıcı mahiyetteki iki deprem sonrasında, şimdi daha güzel ve sağlıklı yeni bir şekle bürünmüş durumda.
Gün boyu değişik açılardan bakıp gördüğümüz Düzce'yi, geçen yıl gidip gördüğümüz Bosna–Hersek'teki Saraybosna'ya çok benzettik: Ortası geniş bir ova, etrafı ise sıra sıra dağlarla örülmüş harikulâde bir coğrafya.
Zaten bir cihette âşık ve meftun olduğumuz dağları, yaylaları da gezip dolaştık.
Hele, orada bir Güzeldere Şelâlesi vardır ki, seyrine doyum olmaz.
Karlı yüksek dağlardan süzüle süzüle akan ve bir noktada yüz metre kadar yükseklikteki dik ve sert kayalıklar üzerinden püfür püfür çağlayan bu suyun yakınına gittiğinizde, kendinizi bambaşka bir âlemde hissediyorsunuz.
Yolda gidip gelirken, çok güzel sazlıklar, kuş cennetine çevrilen göletler, termal tesisleri, fındık ağırlıklı bağ ve bahçeler, köy insanlarının fıtrî hayat tarzlarına da şahit olduk. Bu sûretle, bir gün içinde âdeta dört mevsim ile dört ayrı Düzce'yi görüp yaşadık.
Ha, bu arada seyahat esnasında ne yiyip ne içtiğimizi de merak edenler olabilir. Bu hususta anlatılacak var, anlatılmayacak var. Anlatılacak olan şudur: Havanın açık ve güneşli olduğu o yüksek dağlarda, kristalize olmuş tertemiz karlardan topak topak yedik ve buz gibi soğuk sularından içtik.
Onlardan memnuniyetimizi kelimelerle ifade edemediğimiz Düzce'deki dost, kardeş ve ağabeylerimize selâm hürmetlerimizle...
GÜNÜN TARİHİ (13 Şubat 1878)
Demokraside 30 yıllık kesinti
Birinci Meşrûtiyetin ilânıyla teşkil olunan Osmanlı Meclis-i Mebûsânı, Sultan II. Abdulhamid tarafından "vazifesini lâyıkıyla îfâ edemediği" gerekçesiyle feshedildi.
Meclsi'in kapatılmasıyla birlikte, Anayasa (Kànun-u Esasî) da rafa kaldırılmış oldu. Böylelikle, I. Meşrûtiyet dönemi, henüz bir yaşını dahi tamamlayamadan son bulmuş oldu.
Demokrasinin kesintiye uğradığı bu dönem, tam 30 yıl sürdü. II. Meşrûtiyet, ancak 1908'de ilân edilebildi.
(Ne yazık ki, Osmanlı'daki II. Meşrûtiyet de kesintiye uğradı. Tıpkı, Cumhuriyet döneminde darbelerle örselenen demokrasinin kaderi gibi...)
27 Nisan 1909'da Meclis'i toplayan Talat Bey (Paşa), Meclis'ten padişah için "hâl kararı" çıkarttı ve içinde hiç "Müslüman–Türk" bulunmayan dört kişilik heyetle bu kararı Sultan Abdulhamit'e tebliğ ettirdi.
İşte, o heyetteki isimler:
Emanuel Karaso: Yahudi
Aram Efendi: Ermeni
Esat Toptanî Paşa: Arnavut
Arif Hikmet Paşa: Gürcü
Bu heyetteki iki şahıs Müslümandı gerçi; ancak, gerçekte onlar da sâbıkalıydı.
Bu tablo içindeki Padişah, hiç şüphesiz mazlûmdu; ancak, işin bu safhaya gelmesinde onun 30 yıldır uyguladığı siyasetin payı olduğu da aynı derecede şüphesizdi.
Her ne ise, tekrar 30 yıl önceki tarihe dönerek kısa bir nazar gezdirelim...
* * *
Genç Padişah Sultan II. Abdulhamid, 23 Aralık 1876'da önce ilk Osmanlı anayasası olan Kànun-u Esasiyi ilân etti.
Bu gelişmenin ardından, Meclis-i Mebusan ve Âyan Meclisi üyelerinden müteşekkil ilk Meclis, 20 Mart 1877'de açıldı. Böylece, I. Meşrutiyet dönemi başlamış oldu.
İlk Meclis'te 240 kadar mebus (üye) bulunuyordu. Bunların 70 kadarı Türk asıllı olmasına mukabil, mebusların mutlak ekseriyeti yine Müslümandı. Gayr–i müslimlerin oranı ise, ancak yüzde 10–15 kadardı.
Buna rağmen, "Meclis'te gayr–ı müslimler var" yaygarası ve habbenin kubbe yapılması sebebiyle, Sultan Abdulhamid tesir altına girdi ve 93 Harbinin ağır faturasını da gerekçe sayarak Meclis'i kapattı. Peşi sıra anayasayı meşrutiyet fermanı ile birlikte rafa kaldırdı.
Osmanlı ülkesi, tam otuz yıl müddetle Meclis ve seçilmiş diplomatlar olmadan yönetildi.
Sultan Abdulhamid, bizzat kendisi devletin her şeyi ile doğrudan alâkadar olmaya başladı. Hükümet ricalini re'sen atayıp azlediyor. Resmî evrakların hemen tamamını bizzat kendisi okuyup takip ediyor. Hafiye teşkilâtı ile farklı fikir sahiplerini yakın takibe alarak, gerektiğinde cezalandırıyor.
Ceza yöntemi ise, genel sürgün ve hapis şeklindedir.
Şefkatli bir padişah olduğu için, en suçlu görünen bir kimsenin bile ölüm ve idam cezasına çarptırılmasına gönlü razı olamıyor.
Hakikaten, şahsî hayatında son derece dürüst ve takvâlı olan Sultan Abdulhamid, ne yazık ki, uyguladığı "zayıf istibdat siyaseti" yüzünden, hiç de hakketmediği doz ve şiddette tenkitlere, hakaretlere, husûmetlere mâruz kaldı.
Sonradan, pekçok kimse Sultan Hamid'den veya onun ruhaniyetinden özür dilemek ve hatasını itiraf etmek durumunda kaldı. Bunlar arasında bir tek istisna var: O da Bediüzzaman Said Nursî'dir.
Sultan Abdulhamid'in sonradan "şiddetli istibdadı" doğuran "zayıf istibdad"ını tenkit eden Üstad Bediüzzaman, "şefkatli padişah" dediği o sultanın şahsına hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ne hakaret etti, ne de kötü bir söz söyledi.
Bilvesile ifade edelim ki, "Sultan Abdulhamid'de Yanılanlar" listesine Üstad Bediüzzaman'ın ismini de dahil edenler, çok derin bir yanılgı içindedirler. Bu hususla ilgili olarak, sizlere inşaallah daha ayrıntılı bilgiler sunma imkânını buluruz.
13.02.2007
E-Posta:
[email protected]
|