Birçok siyasî yorumcu geçen yılın ortalarından itibaren; “2007 seçim yılı… İstedikleri sonuçları almak isteyecek gruplar boş durmayacak… Bir süredir gündemimizde olmadığına sevindiğimiz siyasî ve faili meçhul cinayetler yeniden gündemimize gelebilir… Hepimiz dikkatli olmalıyız!” diye yazmaya, konuşmaya başlamışlardı…
Korkulan oldu ve henüz 2007’nin ilk ayının ortalarını yeni geçmişken Hrant Dink gibi enternasyonal alanda dikkat çekecek, son derece önemli bir kişi hedef seçildi… İstanbul’un en merkezî noktasında katledildi… Daha öncekilerde de olduğu gibi kâtil elini kolunu sallaya sallaya, üstelik bu defa güvenlik kameralarının da kayıtları arasında kayboldu… Şu satırları yazdığım sırada henüz katil/ler/den bir haber yoktu… Daha doğrusu bir açıklama yapılmamıştı…
Trabzon’da olduğu gibi fâil yakalansa bile hedef şaşırtmalarla karşılaşmamız da mümkün… Ama ne olursa olsun, ateş öncelikle düştüğü yeri yakıyor… Kimi medya (!) mensupları hükümet düşmanlığına soyunurken, birçok kişinin de siyasî görüşleri doğrultusunda nalıncı keserliğine soyunmuş olmaları, timsah gözyaşları dökmeleri dikkatli dikkatlerden kaçmadı elbette! Dink ailesi ise yıkıldı… Doğup büyüdükleri topraklarda alenen hedef gösterilmelerinden sonra yaşadıkları bu acı sadece o ailenin acısı değil artık… Topyekûn bu milletin, bu ülkenin acısı…
Sağlığında Hrant Dink’in hedefe konulmasında emeği geçen herkesin bu cinayette payı var!
Ve Cuma günü Osmanbey’de yırtık tabanlı bir ayakkabıyla yerlere uzanan, başına sıkılan kurşunlarla aramızdan ayrılan Hrant Dink değildi sadece… Bu ülkenin fikir özgürlüğü, gerçek basın özgürlüğü, birlikte yaşayabilme umutları da Hrank Dink’le birlikte kurşulanmış oldu…
İşte bu noktada; kurşunu sıkanın kim olduğu, hangi ideolojiye bağlı bulunduğu çok da önemli değil… Örgütsel veya medyatik yönlendirmelerle o kurşunların sıkılmasına zemin hazırlayanların, azmettirenlerin kim oldukları çok daha önemli ve hayatî…
Birazcık tarih bilen, birazcık tarihini iyi okumuş ve anlamış olan bu ülkenin azınlıklarına karşı ard niyet besleyemez… Arada çıkmış olan hainleri kimse hatırlatmaya kalkmasın… Özbeöz “Türk” olup da ülkeye hıyanet etmişlerin sayısı az mıdır? Hain, haindir… Hainin dini milliyeti olmaz! Tıpkı katilin olmayacağı gibi…
Ülkemizin başı sağ olsun…
Ülke olarak dünyada önümüze çıkarılmış keskin virajlar önünde yalpalamamaya çalışırken Hrant Dink’in güpegündüz katledilmesi, o virajlara petrol de dökülmesiyle eş değerdedir… İşimiz daha da zorlaşmıştır…
Allah sonumuzu hayreylesin…
Bizleri suçlayanlar şimdi nerede?
İlk olarak merhum Özal döneminde asıl treni kaçırdığımız kuzey Irak’ta olan bitenler birden ülkemiz siyasetinde, medyasında turnusol görevi görmeye başladı… Daha 1 Mart tezkeresi sırasında, “…orada Türk evlâtlarını mı öldürteceksiniz?” sorusunu soran siyasetçiler (?) ve medyatörler, hangi dağda nasıl bir kurt öldüyse, birden bire, “…hadi… Sınır ötesi operasyon yapalım!” diye soyundular uluorta…
Pes!
Bukalemunun bile yetişemediği bu değişim ortasında, hafta içinde Kanal D ekranlarına gelen Musul ve Kerkük görüntüleri ise yürek yaraladı…
Ama ondan da acısı, görüntülerin yayınlandığı sabah, yüksek tahsilli ve makam sahibi görüntüsü veren şık giyimli insanların sabah vapur sohbetinde; “ Akşam gördün mü yaaa? Adamlar gayet güzel Türkçe konuşuyorlar!” şaşkınlığına da şahit olmamdı…
Oysa kardeşlerimizin yaşadığı Kerkük orada yıllardır vardı… Kerkük’e, Kerküklüye yapılan zulüm de…
Yeri geldikçe bir iki defa merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun sizlerle paylaştığım “Kerkük’e Irak derler” diye başlayan şiirini hatırlayın hele…
Ya da yine daha önce hatırlattığım “Mum Kimin Yanan Kerkük” türküsünü:
“Yıktılar kalamızı/ Sürdüler balamızı/ Daha can boğazdayken/ Çektiler salamızı
Ah Kerkük yüz ah Kerkük/ Her zaman yüz ak Kerkük/ Ölseydim düşmeseydim/ Men senen uzak Kerkük”
Mehmet Özbek ustanın bestesiyle yüreklerimizi yakan bu anonim türküde de ifade edildiği gibi Kerkük’teki kalalar, aileler yıkılır yakılır, balalar sürülürken; “Orada kardeşlerimiz var ve sıkıntıdalar!” diye ortaya çıkanları hedef tahtası yapıp “devletcumhuriyet düşmanlığı” ile suçlayanlarla, bugün “Kerkükçü” kesilenlerin aynı kişiler olması ne kadar mânidar değil mi?
Tıpkı Kıbrıs konusunda olduğu gibi…
Birebir yaşadığım olayı paylaşmıştım sizlere… Beyoğlu Belediyesi’ndeki görevim esnasında Kıbrıs Barış Harekâtı için kutlamalar yapıyorduk. O günlerde adanın işgalinden dem vuran, Denktaş’a destek verenleri, Barış Harekâtı’nı destekleyenleri “faşist” olmakla suçlayanların, bugün Denktaş ile kol kola girmiş olmalarını görmek bende küçük dil filan bırakmadı!
Son günlerde de Kerkük modası var aynı zevatta!
Kerküklü kan ağlarken, Musul ve Kerkük’te Türkmenlerin dramları ülkemiz gündemine getirilmeye çalışılırken “kaynana zırıltısı” ile gürültü çıkarıp, şamata ortamı oluşmasını sağlayanlar, hedef saptıranlar bugün Kerkük ve Musul diye bir yerlerin var olduğundan yenice haberleri olmuş bir havadalar… Heyhat!
Gelişen askerî ve siyasî olaylarla öyle bir ortam oluştu ki… Korkarım Musul’da da Kerkük’te de ne yıkılacak kala kaldı ne de sürülecek bala!
Kalalar yıkılır, balalar sürülürken kulaklarının üstüne yatanlar, bugün meydanlarda eş boşamada cesur bekârlar misali konuşanlardan, lâf üretenlerden başkaları değil…
Bizler yıllardır; “Orada din kardaşlarımız, kandaşlarımız var! Onları görmemezlik edemeyiz!” dedikçe; “Faşist”, “Osmanlıcı”, “Cumhuriyet düşmanı” vb. suçlamaları yapan bugünün yeni bilgilenmiş Donkişotlarına, acilen tarih okumalarını tavsiyeden başka bir şey gelmiyor elimden…
“Biz demiştik!” demenin bugün Musul ve Kerkük’teki kardeşlerimize pek de faydası yok zira!
NOT:
Mustafa Ali ve Zübeyir Ergenekon isimli kardeşlerimin “Sarmaşık sayı 10, sooon” yazımızla ilgili notları var. Ama maalesef o notlarla ilgili olarak haftaya dertleşeceğiz şu durumda… Bir de… Türk tiyatrosunun son derece önemli ustalarından, 3 ay benim de ustam olmuş olan Lale Oraloğlu’nu da hafta içinde kaybettik. Kısmet olursa o konuda da sizlerle paylaşmak istediklerim var.
21.01.2007
E-Posta:
[email protected]
|