Kazım GÜLEÇYÜZ |
|
Darbeye gerek var mı? |
Uzun zamandır gündemin ilk sırasını meşgul eden 2003-4 tarihli darbe planları için konuşan iktidar partisi ve hükümet önde gelenleri, başından beri bunlardan haberdar olduklarını belirten açıklamalar yapıyorlar. Söz gelişi, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ile AKP eski Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın bu yöndeki beyanlarını hatırlıyoruz. Son günlerin sıcak gündem konusu olan Balyoz planı sonrasında Başbakan Erdoğan da “Bugünlerde gündeme getirilenleri zannediyor musunuz ki biz duymadık? Duyuyorduk. Ama gerilimin tarafı olmadık” gibisinden sözler söyledi. Ardından yardımcısı, Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek de bu sözleri teyid etti: “Yedi yıllık iktidarımız döneminde bir kısım işleri biliyor olsak da, sabır ve tahammül göstererek, kendi kuralları içinde çözmeye çalıştık.” Bütün bunlar ne anlama geliyor? Birileri, demokrasiye kast eden yeni tertiplere girişiyorlar ve hükümet bütün bunlardan haberdar oluyor; ama gereğini yapmıyor, üzerlerine gitmiyor, göz yumuyor, dahası sabır ve tahammül gösteriyor. Böyle birşey olabilir mi? Darbe hazırlıklarına karşı sabır ve tahammül gösterilir mi? En önemli görevi, milletin oylarıyla verdiği emaneti korumak ve hakkını vermek olan bir hükümet, bunu, darbecilere karşı sabır göstererek mi yapacak? Sabrın gerekli olduğu birçok yer var, ama onların arasında darbe tertiplerinin de bulunduğunu hiç zannetmiyoruz. Darbe planlarına sabredilmez, hukuk ve demokrasi içinde gereği yapılır. Başbakanın “Gerginliğin tarafı olmamak için bunların üzerine gitmedik” beyanı da çok tuhaf. Gerginlik olmasın gerekçesiyle darbe hazırlıklarına göz yummak ve tertipçileri hakkında gereğini yapmaktan kaçınmak, hiç olacak şey mi? Demokrasi ve milletin hukuku böyle mi korunur? Lâfa gelince, darbenin gerçek olanına tüm acımasızlığıyla muhatap olmuş ve buna karşı içeride de, dışarıda da yalnız bırakılmış eskileri “şapkayı alıp kaçmak”la suçlayıcı ucuz ve düzeysiz polemiklerden zevk alanlar, varlığından haberdar oldukları darbe hazırlıklarına “sabrettiklerini” söyleyerek, aynı zamanda suç ortağı durumuna düştüklerini itiraf etmiş olmuyorlar mı? Doğrusu, işin bu cihetinin de gözden kaçırılmaması ve ciddî şekilde sorgulanması gerekiyor. Teşebbüs aşamasında kalmış darbe planlarına —yapıldıkları dönemde—seyirci kalanların, tehlike geçtikten seneler sonra “demokrasi havarisi” pozları takınarak ortalıkta gezinmeleri, “yalancı pehlivan” hikâyelerini hatırlatan bir tavır değil mi? Hükümetin tavrı iki ihtimali akla getiriyor: Ya söz konusu darbe girişimleri ciddîye alınacak kayda değer şeyler değildi; ya da çeşitli iç ve dış faktörlere bağlı olarak akamete uğratıldılar. Bu faktörler içinde hükümet de olabilir mi? Doğrusu, bizzat Başbakanın “Gerginlik olmasın diye üzerine gitmedik” ve hükümetteki en önemli yardımcılarından birinin “Sabır ve tahammül göstererek çözmeye çalıştık” beyanları, pek bu ihtimali kuvvetlendirecek gibi görünmüyor. Konunun diğer bir boyutu da şu olsa gerek: Şayet hükümetin yedi yılı aşan iktidarında temel meselelerde köklü reformlar yaparak bilhassa 28 Şubat kaynaklı mağduriyetleri sona erdiremeyişinin asıl sebebi bu darbe planları ve tehditleri idiyse, hedeflerine ulaşmışlar demektir. Zira millî iradenin AKP’yi iki genel seçimde büyük çoğunlukla iktidar yapmasına rağmen, bu durumun gereği olan icraatların gerçekleştirilemeyişi, halkın beklentilerinin karşılanamaması, mağduriyetlerin bitirilmek şöyle dursun, daha da yaygınlaştırılıp şiddetlendirilmesi, bu hedefleri gerçekleştirmek için ayrıca darbe yapma külfetine hâcet bırakmayan bir tablo oluşturuyor. Bu tablo, halkın desteğine ve muhtemel tepkileri absorbe edip yatıştırma potansiyeline sahip bir iktidar işbaşındayken devam ettirilebiliyorsa, darbeciler niye ek zahmete girip risk alsınlar ki! Tartışmalar bunu örtbas etmeyi mi amaçlıyor? 27.01.2010 E-Posta: [email protected] |