Genelkurmay’ın 27 Nisan bildirisi ve akabinde Anayasa Mahkemesinin 367 kararı, Türkiye’nin bir kez daha siyaseti devredışı bırakıp ülke yönetimini bürokratik oligarşiye teslim eden bir sürece girdiği kaygılarına yol açmıştı.
Ancak Meclisin, parlamentoda temsil edilen bütün partilerin mutabakatıyla 22 Temmuz’da seçime gitme kararı alması, eğer işin arkaplanında böyle niyetler varsa, onların önünü kesti.
27 Nisan sürecinin en sıcak anlarının yaşandığı bir konjonktürde, hukuku ve yerleşik teamülleri hiçe sayarak 367 kararını vermiş olan Anayasa Mahkemesinin, bilâhare cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören anayasa paketi için CHP ile Sezer’in yaptığı iptal başvurularını reddetmesinde bunun önemli bir payı olsa gerek.
Genelkurmay’ın 27 Nisan sonrasındaki tavrının tedricî bir itidal çizgisine yönelmesinde de.
Gerçi asker 8 Haziran gecesi de teröre karşı “kitlesel refleks” çağrısı yapan bir e-bildiri yayınladı. Ama bu ifadenin farklı yorum ve eleştirilere konu olması üzerine, kastının şiddet içermeyen ve demokratik kurallara uygun eylemler olduğu yönünde bir tavzih açıklaması yapma gereği duydu. Ve bu, askerde görmeye pek alışık olmadığımız bir değişikliğin habercisiydi.
Şimdiye kadar yapıcı ve iyiniyetli değerlendirmelere dahi “kasıtlı ve yıpratma amaçlı” yaftası vurarak sert tepki gösterdiği bilinen asker, galiba eleştirilere kulak verip, haklı bulduklarının gereğini yapma noktasına yaklaşmaya başlıyor.
Öte yandan, kurumlardaki bu olumlu değişiklik sinyallerinde, erken seçim kararının da ötesinde, bilhassa AB sürecinde elde edilen demokratik kazanımların ve bunlarla bağlantılı olarak kamuoyunda gelişen demokrasi bilincinin rolü de çok önemli.
Gelinen noktada Türkiye’nin, 28 Şubat’ta olduğu gibi, hayatın tüm alanlarını kuşatma amaçlı toplum mühendisliği projelerinin uygulanacağı uzun soluklu süreçleri taşıması çok zor.
Ki, 28 Şubat bile aradan on yıl geçmesine rağmen, din eğitimine vurduğu darbeler ve başörtüsü yasağı haricinde, hedeflerinin çoğuna ulaşamadı. Ulaşması da artık mümkün değil.
Bu itibarla, kendi açısından “durumu muhafaza” konumunda iyice sıkışmış olan statükonun, “nokta atışları”yla geçici “savuşturma” ve “rahatlama”lardan öte yapabileceği birşey yok.
Nitekim “27 Nisan bildirisinin amacı cumhurbaşkanlığına istenmeyen birini çıkartmamaktı. Başarıldı ve asker tekrar kriz öncesi sınırlarına çekildi” yorumu bir cihetiyle bunu ifade ediyor.
Laiklik mitinglerinin arkası gelmezken, Genelkurmay’ca yapılıp ertesi gün tavzih edilen “kitlesel refleks” çağrısına rağmen teröre lânet mitinglerinin düşük profilde gerçekleşmesi ve Anayasa Mahkemesindeki tavır değişikliği de.
Bu demektir ki, sırtında kendisini zora sokacak kamburları olmayan ve demokratlıkta samimî bir siyasî irade, Türkiye’de birçok şeyi fazla zorlanmadan, olumlu anlamda değiştirebilir.
İşte AKP’nin handikapı burada. Hâlâ geçmişinden gelen kamburları var. Bunlardan kurtulduğunu ispatlamak için herşeyi yapıyor, her türlü tavizi veriyor, ama yine inandırıcı olamıyor.
Verdiği tavizler ise, iyice çaptan düşen ve tâkatsiz kalan statükoya can verip ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. Maalesef...
13.07.2007
E-Posta:
[email protected]
|