M. Latif SALİHOĞLU |
|
Mecburen demokrat oluyoruz |
Aynı anda birbirinden çok farklı gelişmeler yaşanıyor Türkiye'de. Bu farklılıkların bir kısmı hedefe gidiş noktasında paralellik arz ederken, bir kısmı ise taban tabana zıt eksenlerde gelişiyor. Bu gelişmelerin önemli bir kısmını satır başlarıyla şu şekilde sıralamak mümkün: 1) Türkiye demokratlaşıyor. Bu yönde mecburiyet tahtında yaşanan gelişmeler var. Askerî, siyasî, hukukî ve bilhassa sivil kesimlerde, demokrasi erdemine doğru ister istemez, yani "mecburi istikamet" mânâsında yorumlanabilecek sevindirici, memnuniyet verici gelişmeler yaşanıyor. Hayra alâmet olarak gördüğümüz bu yöndeki gelişmeler, konumuzun esasını teşkil ettiğinden, aşağıda üzerinde daha genişçe duracağımızdan, burada kısa kesiyoruz. 2) Ahlâkî ve mânevî sahadaki dehşetli tahribat, başını almış gidiyor. Dejenerasyon faaliyetleri, gemi azıya almış durumda. Cemiyetin bir kesimi, içten içe çürüyor. Gençlik, gaflet canavarının, sefahet ejderhasının pençesinde kıvranıp duruyor. Yeni neslin imanı, alevlenen küfrün ateşinde cayır cayır yanıyor. Şu İslâm toplumu içinde, eski çağlarda kavimleri helâk ettiren yüzlerce günahlar işleniyor. Bu dehşetli tahribata karşı, devlet ve hükümet birimlerinin almış olduğu köklü ve ciddî hiçbir tedbir yok. Güvenilir yegâne tedbir, sivil kesimde ve gönüllü imân fedâilerinin, Kur'ân şakirtlerinin inisiyatifinde gelişiyor ki, buna da şükürler olsun diyoruz. 3) Sosyal tabakalar arasında, maddî gelir ve maişet temini noktasında uçurumlar var. Gelir dağılımındaki adâletsizlik, fakiri daha fakir, zengini daha zengin bir konuma getirdiğinden, toplumdaki huzur ve güveni sarmış bulunuyor. Aynı zamanda işsizlik ve yoksulluğu da kamçılayan bu içtimai maraz, can, mal ve hatta nâmus emniyetini tehlikeye mâruz bırakmıştır. Bugün acaba kaç insanımız, gerek evinde ve gerekse işyerinde canını veya malını emniyette görmektedir? En ileri derecedeki teknik donanıma rağmen, ortada yine böylesi bir güvensizlik varsa, bu hususta başka daha ne gibi maddî–mânevî çarelere, tedbirlere müracaat edilmesi gerektiğini her halde düşünmek durumundayız. 4) Türkiye, her şeye rağmen, gerek bölge ve gerekse dünya ülkeleri arasında büyümeye, gelişmeye ve günden güne itibarını yükseltmeye devam ediyor. AB üyeliği yolundaki yavaşlamaya, ayakbağı teşkil eden darbe anayasasının halen yürürlükte olmasına, sağlık, eğitim ve iktisadî sahadaki birtakım aksiliklere ve statükodan kaynaklanan daha bir dizi manialara rağmen, Türkiye'de yine de fıtrî bir inkişaf hali yaşanıyor.
Demokrat olan–olmayan ayrımı
Eskiden sağ–sol ayrımı vardı. Bir ara dindar–laik ayrımından söz edildi. Kanaatimizce, bu tür ayrımlar geride kaldı veya kalacak gibi... Şimdi ve bundan sonrasında ise, insanlarımız, demokrat olan ve olmayan şeklinde bir ayrışmaya doğru gidiyor. Demokrasi tarihimizin, özellikle 1950'den sonraki gelişmelerin seyrine baktığımızda, demokratlık noktasında yıllardır tereddütlü, ikircikli ve hatta ikiyüzlü davranan bazı kişi ve grupların, şimdilerde adeta "demokrasi havarisi" kesildiğini görmekteyiz. Söz konusu bu kişi ve çevreler, bilhassa 1951'deki Ticaniler Hadisesi ile 1952'deki Malatya Hadisesi (Yalman Olayı) ardından yaşanan bazı nahoş gelişmeler sebebiyle, Demokratlara düşman kesildiği gibi, darbecilere alkış tutacak kadar da demokrasinin ruhundan uzak kaldılar. Benzer tavırları, ne yazık ki 12 Mart Muhtırası (1971) ile 12 Eylül İhtilâli döneminde de sergilediler. Yani, meşru hükümeti deviren cuntacılarla darbecilerin tarafına meylettiler. Dahası, cuntacılarla darbecilerin parçaladığı siyasete kıymet verdiler. Onların dayatmalarıyla hazırlanan anayasayı vargüçleriyle desteklediler. Demek ki, bunlar özde değil, sözde demokrat kimselerdi. Zira, iktidar mevkiinde olanlar, hakiki demokrat kadrolar varken, bunlar her defasında cuntacıları haklı gördüler, zalimane icraatlerine kılıf uydurarak, onları ordu ile bir tutup bütünleştirdiler. Yani, cunta ayrı, ordu ayrı demeden, onlara tabasbus ettiler. Hatta, bırakın otuz–kırk sene öncesini, daha on–on beş sene önceki 28 Şubat Sürecinde bile benzer tutumlar sergilediler. Meselâ, 28 Şubat Cuntasının başı olan Org. Çevik Bir'e temenna çeken övgü dolu mektuplar yazdılar. Bu mektuplardan bir tanesi, Yeni Şafak gazetesinin 16 Ekim 2000 tarihli nüshasında Mehmet Barlas'ın köşesinde yayınlandı. "1997'yi 1998'e bağlayan yılbaşında, o dönemin en çok sesi duyulan generali olan Çevik Bir'e gönderilen" bu mektubun başlangıç ve bitiş ifadeleri aynen şöyledir: "Genelkurmayımız'ın çok değerli İkinci Başkanı, Sayın Komutanım... "...Böyle bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal etme sû–i edebinde bulunduğum için tekrar özür diler, yeni yılda sıhhat ve afiyet dileklerimle birlikte, en derin saygılarımın kabûlünü arz ederim efendim." (Link: yenisafak.com.tr/arsiv/2000/ekim/16/dizi.html) * * * Mecburen demokrat olmak da iyidir. Ancak, samimî ve dürüstçe demokrat olmak, en ideal olanıdır. Allah şahittir ki, geçmişteki bütün darbe ve muhtıra dönemlerinde olduğu gibi, son cunta faaliyetlerinin ifşa edildiği günümüzde de, daima demokrasiden yana ve diktacıların karşısında vakur ve izzetli bir duruş sergilemişiz. Ancak, geçmişte değil de, sadece bugünlerde ve sırf iktidar tarafgirliği sebebiyle, hatta bizi de geride görürcesine öne atılan ve adeta demokrasi havarisi kesilenlerin samimiyetlerine henüz tam kanaat getirebilmiş değiliz. Tam kanaat hasıl olması için, bu kimselerin geçmişteki tavırlarını sorgulaması gerekir diye düşünmekteyiz. Ancak, her şeye rağmen, bu kimselerin darbeye muhalif, cuntaya karşı ve demokrasi tarafında, mecburen de olsa tavır almaları, bizi memnun etmektedir. Temennimiz, bu duruşun sağlam, kalıcı ve daimî bir hale dönüşmesidir. Böylelikle, inşaallah yakın zamanda Meşrûtiyetin/demokrasinin hakikî cemalini de görmüş oluruz. 01.02.2010 E-Posta: [email protected] |