Azrail (as) kapıyı çaldığında, Lokman Hekim ne yapabilir ki? Hekimden vefa beklemek, neye yarar? Saati dolan giderken, uyandırıcı sesle gaflet perdesini yırtarak yüzleştirir kendisiyle. Son/biten an; ani gidişle fark edilmeyen keskin kılıca saplanmakta ve ölümü tatmakta. Acı çekmeden gidişin bir anlık tecellisi bu.
Azrail (as) kapıyı çaldığında, ne yaptığınız önemli mi? Son ânın iyiliğine yakalanmak mı önemli, yoksa bizzat bitmez tükenmez işiniz mi?
Şu an, Azrail (as) cep telefonunuzdan arasa ve “alo” sesinize mukabil “Ben Azrail” dese ne hissederdiniz? Can boğazınıza tıkanır mı? Sıcak sular dökülür mü tepenizden? Bir titreme gelir mi can evinden?
Hakikaten şu an Azrail (as) ile ne konuşuyorsunuz? Canınızı almaya gelmiş. 30 saniyeniz var. Son bir talep hakkınızı kullanacaksınız. Saliseler sizin kronometrenizi doldururken, neyi durdurmak istersiniz?
Neleri unuttunuz şu an? Ne kaldı içinizde en son? Son hatırladığınız nedir? Son isteğiniz netleşti mi?
Azrail (as) karşısında kan beyninize sıçradı mı? Sisteminiz durdu mu? Dondunuz mu kalakaldığınız yerde? Yoksa bu bir sonuç deyip kabullendiniz mi son ânı?
Sonrası için ne var heybenizde? Ne biriktirdiniz bu bostanda, bu tarlada? Ne ektiniz de şimdi biçiyorsunuz?
Saati durdurma hilesi geçer mi aklınızdan? Bu teknik sayaç neye tıkaç olacak? Zamanın saati çoktan dolmuşsa, sizi kurtaramaz ne mazi, ne de âtî? Var mı başka alternatifiniz?
Amel yükü boşalttı mı kendini? Ne kaldı geriye? Neyi taşıyacak ileriye? Ne var turfanda? Ne kaldı heybede?
“Çok âcil”ler listeniz, Azrail (as) için ne ifade eder? Önemli dedikleriniz sizden sonra önemini koruyacak mı? Korunan mı önemli, önemliler mi korunuyor?
Siz ne yapacaksınız şimdi? Ne olacak anlı şanlı başarılarınız? Nereye götüreceksiniz malları, mülkleri ve unvanları? Ne olacak birikimleriniz, etiketleriniz ve bilumum emanetleriniz?
Azrail (as) çaldı kapınızı. Kapıyı açmamanız da söz konusu olamaz. Kapılar her zaman Azrail’e (as) açıktır. Biz kapatırsak bile, o açar süresi dolanın kapısını. Alır götürür ruhunuzu evc-i âlâya, gerçek sılaya... Eriştirir Rahman-ı Rahime...
Bir duaya hasret, bekler gününü...
Ne dersiniz? Azrail’i (as) davet etmeye? Ya da misafirliğimize gelirken bizi haberdar etmeye? Kendimiz mi gidelim bizi bekleyene, yoksa o gelip götürsün mü bizi? Severek mi gidiyoruz, yoksa sürüklenerek mi?
Azrail’i (as) ne kadar seviyoruz? Vazifesini yaparken ona ne kadar ilgi duyuyoruz? Ne kadar şimdiden kabulleniyoruz? Kerhen kabulle, imanla teslimiyet arasındaki farkın inceliğine haiz miyiz?
Nasıl bir şey ölmek, ölümle dünya değiştirmek? Nasıl oluyor ölüm? Ölen ne? Geriye kalan ne? Dirilecek olan ne? Sahiden ne oluyoruz? Nasıl bir şey bu? Karanlık bir odada, kendi başımıza bunları yarım saatliğine düşünmeye ne dersiniz?
Kapatın gözlerinizi, nefesinizi izlemeye, başınızın üstünde dinlemeye odaklayın zihninizi. Kopun şu ânın gerginliğinden, telâşından ve hayali korkularından.
Derinleşin derinliğinizde, kaybolun serinliğinizde. Yeni bir iklim keşfedin içinizde. “Dünya”nızı değiştirin, dünyadan gitmeden. Yoksa siz Azrail’in (as) dünya değiştirme teklifini mi bekliyorsunuz?
Tercih sizin, ya “dünya”nızı değiştirin, ya da Azrail (as) dünyanızı değiştirecek? Biri sizin elinizde, diğeri elinizden çıkmıştır.
Ya değiştireceksiniz, ya da değiştirileceksiniz. Biri size aittir, diğeri sizden alınan nakittir.
Ya borçlu gideceksiniz, ya da ödeyerek.
Ya siz hakikatin Azrail’isiniz. Ya hakikat sizin Azrail’inizdir.
10.12.2006
E-Posta:
[email protected]
|