Türkiye, 40 yıl aradan sonra Suudi Arabistan Kralını ağırlıyor. En üst düzeyde bir ziyaret gerçekleşiyor. Kral Abdullah, resmen geçen yıl Ağustos ayında tahta geçti. 1982 yılında veliaht ilân edilen Kral Abdullah, üvey kardeşi Kral Fahd’ın felçli olduğu son 10 yılda da fiilen Suudi Krallığını yönetiyordu. Onun etkin olduğu bu dönemde Türkiye-Suudi ilişkileri istikrarlı bir gelişme izledi.
Kral Abdullah, Mekke belediye başkanlığından bu yana Kraliyet ailesinde güçlü ve ona göre dengeli bir genişleme stratejisi uygulayan bir lider.
Kral, kalabalık bir heyetle bakanlar, işadamları, bürokratlar ve ailesi ile geldi. Bu ziyaretin alışılmışın dışında bir ağırlığı ve önemi var. Dışişleri Bakanı Prens El Faysal da buna değinerek, “Ekonomik, sosyal, siyasî ve özellikle de askerî alanda iki ülke arasındaki işbirliğini sağlayacak pek çok antlaşma şimdiden imzalandı. Bu ziyaret esnasında da birçok antlaşma imzalanacak. Biz Türkiye’ye yeni stratejik ortağımız olarak bakıyoruz” cümleleriyle siyasî iradelerini en net şekilde ortaya koymaktadır.
Kraliyetin etkili ikinci ismi kabul edilen Prens El Faysal, CNN TÜRK’te Mithat Bereket ile yaptığı röportajda, ketum diplomatik üslubuna rağmen, Türkiye ile işbirliği konusunda açık mesajlar verdi. Kendi tabiriyle beklediği mutlu sorular bunlardı.
Beyrut’ta toplanan Arap Birliği’nin barış durumundan eylem durumuna geçmesine atıf yaptı. “Stratejimizi gözden geçireceğiz” dedi. İsrail karşısında batının, özellikle ABD’nin tutumunu eleştirdi. Mithat Bereket’in “Siz strateji ile uğraşırken, İsrail vuruyor. Zaman kaybı yok mu?” sorusu çok yerindeydi ve tatmin edici bir cevap bulamadı.
Buradan şunu anladım. “Arapların intibahı” sonucunda Türk-Arap birliğinin İslâm Birliğine giden yolu açacağını belirten Bediüzzaman, Arapların uyanışını başlangıç kabul eder. Ortadoğu ölüm kusarken, yeni yeni kıpırdamaya başlayan İslam ve Arap dünyası, yeni formüller ve kalıcı çözümler üzerinde çalışmak zorundadır. Hükümetler, bu saatten sonra savaş bombardımanı altındaki bölge halklarını ve kendi vatandaşlarını, pasif tepkilerle geçiştiremezler.
Batının menfî yüzü ve ABD ile İngiltere’nin İsrail’le “Şeytan üçgeni”, mutlaka cesur ve riski göze alan direnişlerle çözülür. Bunun için bölge ülkelerinin kendi aralarındaki tarihe mal olmuş soğukluklardan ve nifaklardan kurtulmaları gerekir.
Bunun emareleri gün geçtikçe artıyor. Suriye-Türkiye yakınlaşması, İran’la geliştirilen müspet diyalog zemini, Irak’ta toprak birliğine Türkiye’nin gösterdiği özen, diğer İslâm ülkeleri ile yakaladığı işbirlikleri, batının özellikle ABD’nin hem dikkatini hem de husumetini çekmektedir.
Her ne kadar Türkiye köprü ve santral kabul edilse de, bu tarihî rol bir mirasın sonucudur. Asya’da husumet azalıp diyaloglar arttıkça, batının menfîliğine karşı tepki ve nefret kanalize oldukça, Asya’da yeni bir iklim, Avrupa’da ise olumlu cephede bir yakınlaşma görülmektedir.
Tarihî perspektif; son on yıla yayılan neredeyse üçüncü dünya savaşı, üçüncü dünya ülkeleri ile ABD-Batı eksenindeki şer cephe arasında yaşanmaktadır. Bize düşen şer cepheye muhalif akil batıyla ve Avrupa’yla müspet cepheyi fark edip, cepheleşmeyi iki kutuplu bir dünyanın menfî-müspet kategorisinde, insan haklarına saygı ve karşı olanlar şeklinde görmektir.
Suudi Arabistan’a gelince, son ziyaretleri ile Arap-Türk kaynaşmasını sembolize eden bir sonuca imza atmışlardır. Altı anlaşmanın imzalanması ve karşılıklı güvenin öne çıktığı bir atmosferin yakalanması son derece önemli. İki ülke, birçok konuda uluslararası arenada birbirlerine yakın pozisyondalar. “ABD müttefiki” iki ülke, her halde kendi ittifaklarını bir adım öne çıkararak, akıllı bir yeni tavır geliştireceklerdir.
Prens El Faysal, Suudi Arabistan’ın rolünü, Arap dünyası ile İslâm dünyası arasında bir köprü olarak yorumluyor. Benzer şekilde Türkiye’nin rolü de İslâm dünyası ile Avrupa arasında bir köprü olduğuna göre, birbirini tamamlayan iki misyonu üstlenmiş oluyorlar.
Zenginliğin, şatafatın ve gelir fazlalığının devlet kabul edilen hanedan aileler üzerinden devletleştiği bir yapının, elbette tabanı önemseyen ve bölgenin fakir konumuna yatırım ve istihdamla çare arayan bir sürece girmesi kaçınılmazdır.
Bu yakınlaşma devam etmelidir. Fitneler kuruyana kadar.
10.08.2006
E-Posta:
[email protected]
|