Risale-i Nur’un dünyasında, Bediüzzaman Hazretlerinden sonra hayatı ve icraatları en ziyade mevzubahis olan kişinin Zübeyir Gündüzalp olduğunu, ilgililer bilirler.
Hayatının baharında; dünya saadetine yetecek maaşlı memuriyet vazifesini, kaderin Anadolu insanını kıtlıkla terbiye ettiği bir zamanda bırakarak Bediüzzaman’ın talebeliğini tercih etmiş Ermenekli Zübeyir’in hikâyesi sevenlerine çok cazip geliyor. Zahiren basit ve mütevazı görünse de; hakikatlerle, olaylarla, istikbalde meyveye duracak çekirdeklerle, Üstad gibi bir güneşe ayine olmuş aydınlatmasıyla ve bilhassa sistemleşmiş dinsiz münafıklara karşı, Nur hareketine bekçiliğiyle çileli hayatı ele alındığında; onun hayatının, birkaç görgü şahidinin veya hatıranın dürbünüyle anlaşılamayacak kadar derin ve yüksek olduğunu zaman geçtikçe anlıyoruz.
Önce, “Neden Zübeyir?” sorusu… Bediüzzaman’ın altı yüz bin talebesinin arasından; vefatının elli dört sene sonrasında yüzlerce Nurcu tarafından kaleme alınması, meselenin Zübeyir’in; şahsiyetiyle birlikte yüklendiği vazifesiyle de alâkadar olduğunu gösteriyor. Said Nursî’nin hizmetindeki daireden tâ haricî ülkelerdeki sevenlerine kadar, Risale-i Nur davasına hayatlarını adamış o kadar kahraman var ki… İlimde, takvada, fedakârlıkta, cesarette, hitabette, temsilde, muhabbette ve daha nice sıfatlarında münferiden Zübeyir’den önde olanlara rağmen neden Zübeyir?
Bediüzzaman’ın eserlerinde en ziyade dikkate alınan zaman dilimi, istikbaldir. Eski Said dönemindeki makalelerinde ve kitaplarında yoğunca ifade edilen “gelecek”, müstebit münafık Kemalizm rejiminin mahkemelerine; hal ile değil istikballe ilgilendiği şekliyle akseder. Gelecek nesillerin dünya ve ahiret saadetiyle meşguliyetinin asıl maksadı olduğunu müdafaa ve mektuplarındaki beyanı geleceğin ufkunu dalgalandırır. Vazifelisi olduğu Kur’ân davasının, ancak Nur cemaatindeki şahs-ı manevîce salimen istikbale taşınacağını ifade eden cümleleri, bu meselemizin daha iyi anlaşılmasına kapı aralayabilir.
Fertten şahs-ı maneviyeye, yani binlerce talebesinden oluşan cemaatinden Risale-i Nur davasını, Bediüzzaman’ın eserlerindeki prensiplerle mutabık bir şekilde –dahildeki imansız münâfıkların ve hariçteki emansız münkir mülhidlerin dehşetli şekilde kuşatmalarına rağmen–istikbale taşımanın çilesini ve zorluğunu, Zübeyir Ağabey’in hayatını yakından takip etmiş ve onun ahirete irtihalinden önceki son günlerine şahit olmuş Nur Talebeleri bizden iyi anlarlar.
Bediüzzaman gibi, manen devirlere hükmetmiş bir müceddid-i Âhirzaman’ın hayatını, talebeliğinin pratiğini ve eserlerini; hiçbir bid’aya, müdahaleye, katkılı karışıklığa ve müşevveşiyete fırsat vermeksizin istikbale taşımış olmak kerametvarî ve kahramanca cihadı; Zübeyir’i binlerce talebesi arasından alıp zamanımızın yol rehberi durumuna getirmiş olmasın…
Gazetemizdeki, Zübeyir Gündüzalp’i anlatan yazılarda belirtildiği üzere, Bediüzzaman’ın hususî tasarrufu ile son on senede Üstadını gölgevarî takip etmiş Zübeyir Gündüzalp’in; Üstadından ve Üstadının Kur’ân ve Hadis’ten yazdığı Risale-i Nur’dan başka boyandığı bir renk olmamış. İnsan oluruz da rengimiz olmaz mı? Herbirimiz farklı dünyalar olduğumuza göre… Üstadın ifadesiyle “taş kafalı” Zübeyir’in kendisine ait fikri, rengi, zevki, dünyası, hatta rüyası bile yoktur. Üstadında fânî olmak veya fenafi’l-Üstad makamına çıkmak, Zübeyir’i diğerlerinden farklı kılıyor.
Bediüzzaman’ın bütün hayatı; küfürle, cehaletle, sefahatle, düşmanlıklarla, nifakla, ihtilâfla ve istibdatla mücadeleyle geçmiş. Temsil ettiği Kur’ân ve Sünnet mesleğine hurafeler ve bid’alar bulaşmasın diye hayatı boyunca o mesleğe kendisi muhafızlık ettiği gibi, vefatından sonraki takipçisi olacak şahs-ı manevîsinin muhafızlığına ise, tam on sene boyunca Zübeyir’i hazırladığını bugünlerde daha iyi anlıyoruz. Zübeyir Gündüzalp’in, Üstadının Nur mesleğinde eridiğini, Üstad’ın vefatından sonra onun talebelerinin farklı yorumlara yönelmesine karşı, Zübeyir Gündüzalp’in Nurlardan derlediği Hizmet Rehberi kitapçığını bütün o ağabeylerin tasdiklerine sunmasıyla anlıyoruz. Zübeyir yok olmuş, Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatıyla konuşuyor… Nurlarla yaşayan, yatıp kalkan, konuşan, endişelenen, sevinen, heyecanlanan ve rüya gören Zübeyir’in yanında hiçbir Nur talebesi; “düşünceme göre”, “bana göre” veya “bizim görüşümüz şöyle” diyebilir miydi?
Vefatından elli dört sene geçmişken bile Zübeyir Gündüzalp’in Nurlar kadar şeffaf ve su gibi berrak olduğunu yazanlar kadar, onun Nurculuktaki misyonunun farkına varan başka meslektekilerin Zübeyir Gündüzalp sevdası da nazardan kaçmayacaktır. “Neden Zübeyir’i nazara vererek Bediüzzaman’ın saff-ı evvel talebeleri arasında ayrılık varmış görüntüsü veriyorsunuz?” diyenler de olacaktır. Allah kalplerde olanı bildiğine göre, yazanların ve konuşanların da niyetlerini biliyor. Mü’minin niyeti amelinden daha hayırlı olduğuna göre, Zübeyir Gündüzalp’i sevenler veya önemli bulanlar da kendi zaviyelerinden bu kahramanın hayatına bakacaklardır…