En kuvvetli pehlivan, nefsini yenendir. Buna binaen denilebilir ki “Nefsini yenen, dünyayı yener.”
Zira, bir numaralı “düşmân-ı gaddâr”, herkesin kendi nefis ve şeytanıdır. Onları hakkıyla yenebilenin, daha üstesinden gelemeyeceği bir engel yoktur.
Esasen, kendi nefis ve şeytanı ile uğraşan, onları yenmeye çalışan kimsenin, diğer bütün düşmanlarla mücadele etmesine gerek yok. Onları Allah’a havale etmesi daha münasip olur. Hiç şüphe yok ki, Allah, böyle bir kimsenin haricî düşmanlarına hak ettikleri dersi verir. Yani, kendi sadık kullarını bütün düşmanlarla uğraştırmaz, doğrudan kendisi onların hakkından gelir. Sen sabır kuvvetine isitnad edersen, Allah, onların başına hiç umulmadık yerlerden belâ ve gaileler açarak, hak ettiklerini cezalara çarptırır. Bu noktada kulun en büyük zaafı, bekleyememeyesi, sabır ve tahammül gösterememesi.
«
Elbette, şuna da inanıyoruz ki: Din Allah’ın dini oluncaya ve küfür yeryüzünden kalkıncaya kadar mücadeleye devam etmek lâzım geliyor.
Ne var ki, Meyve’nin “Dördüncü Mese-lesi”nde izah ve ifade edildiği gibi, asıl ve en büyük mesuliyet dar daireden başlıyor. Daire genişledikçe, mesuliyet de azalıyor. Yani, burada büyüklük-küçüklük, genişlik-darlık arasında ters orantı var. Hz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “mâkusen mütenasip”lik bir durum söz konusu.
Bu mühim hakikatin sırrını anlayamayanlar, kendi aslî vazifesini unutur, yahut ihmal eder de, tutup Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışır. Hâliyle, orada kaybeder. Üstelik “sille-i te’dib”e müstehak olur.
O hâlde, bu noktaya a’zamî derecede dikkat ile kendi vazifemizin haddini-hududunu çok iyi bilmemiz gerekiyor. İşte, adı geçen risaledeki o bahsin pusula değerindeki o sözler:
“Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi, her insanın kalp ve mide dairesinden, ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden, vatan ve memleket dairesinden, küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat, en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile küçüklük-büyüklük makûsen mütenasip [ters orantılı] vazifeler bulunabilir.” 1
«
Yukarıdaki ifadelerin yer aldığı “Dördüncü Mesele”nin sıklıkla okunmasını da tavsiye eden Üstad Bediüzzaman, gerekçe olarak da “aslî vazifemize halel gelmemesi ve manevî kuvvetimizin kırılmaması”nı gösteriyor. İşte kendi ifadeleri: “Dünyevî merakâver meselelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Meselesini çok defa okuyunuz; kuvve-i mâneviyeniz kırılmasın.” 2
Burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var: Nur Külliyatı’nda en çok okunması tavsiye edilen eserlerin başında İhlâs Risalesi geliyor. Onu İktisat Risalesi ile iş bu “Meyve’nin Dördüncü Meselesi” takip ediyor.
«
Final: Hz. Bediüzzaman, düşünce ve kanaatimize göre, çağımızın hem müfessiri, hem müceddidi, hem müçtehididir. Aynı zamanda Resûlullah’ın (asm) vekili ve vârisidir. Bilhassa “El-ulemâu veresetü’l-enbiyâ” sırrınca…
İşte, ilmen, fikren ve içtihâden “Vekil-i Nebevî” olan bu zatın örnek hayat ve hizmet tarzına baktığımızda, yukarıda temas ettiğimiz hakikatlerin birebir izini, özünü, yüzünü görüyoruz.
Ne mutlu, inandığı ulvî hakikatleri nefsinde tatbik edebilene…
Dipnotlar:
1- Meyve Risalesi, Dördüncü Mesele.
2- Emirdağ Lâhikası, s. 41.