Toros Dağlarının zirvelerine yakın yerleşim merkezlerinden biri olan Ermenek’te doğup büyümüş, hayatının en hareketli yıllarını o tabiî, tarihî, heybetli yerlerde yaşamıştı. Torosların heybetine hayran, mevcudatına âşina idi. Ama Sarp kayaların güney yamaçlarında yetiştiği için ‘Kıble Çiçeği’ de denen Toros Çiçeğinin, onun dünyasında ayrı bir yeri vardı.
Evvel bahar günlerinden birinde Torosları saran o ruhanî râyihaların ruhuna sirayet ettiğini hissedince o çiçeği yakından görmeden, hatta tutup koklamadan duramayacağını anlamış ve kardeşi Haydar’ı yanına çağırarak heyecanla Şahinlik denen sarp kayaları göstermişti.
-Şu karşı yamaçlarda Kıble Çiçeği olmalı, gidip bakalım.
-Tepe yüksek, kayalık sarp, tehlikeli olmaz mı?
-Güzelliklere ulaşmak zordur.
-Ulaşmasak da olur.
-O zaman ruhumuz güzelliklerden mahrum kalır.

ZÜBEYİR AĞABEY AĞIR HASTA
Haydar’ın şaşkın bakışlarına ve korkulu sükûtuna aldırmadan gönlünü dağlayan hissî hasretin itiraf ifadesi olan mezkûr sözler kalp atışlarını hızlandırınca gerekli erzakı, eşyayı almış ve kardeşi ile birlikte yarım gün yol yürüyerek Şahinlik Tepesi’ne gitmişti. Haydar da onun sayesinde sevmişti Torosları ve Kıble Çiçeğini.
Birlikte yaşadıkları o maceradan yıllar sonra, ağabeyini ziyarete gitmeye hazırlanan Haydar, ona götürebileceği en güzel hediyenin Kıble Çiçeği olacağını düşünerek Şahinlik Tepesi’ne gidip köklediği çiçeği, içine birkaç avuç Toros toprağı koyduğu teneke kutuya ekip güzelce paketledi ve İstanbul’un yolunu tutmuştu.
Haydar Kirazlı Mescide geldiğinde Zübeyir ağır hastaydı. Günlerdir odasından çıkmamış, sadece namaz vakitlerinde ayağa kalkabilmişti. Eyüb’ün ellerine, kollarına döktüğü su ile abdest almıştı. O ayaklarına da su dökmek istemişse de Üstadı, zehirlendiği zamanlarda bile abdest alırken ayaklarına su döktürmediği için ayaklarını zor da olsa kendisi yıkamıştı.
Zübeyir, her zaman olduğu gibi yine namaza durunca ağrılarının, sızılarının, dindiğini hissetti, derdini kederini unutmuştu. Bambaşka bir ruh hâline büründü ve nidayı andıran içli sesiyle sureleri terennüme başladı. Onun günlerdir birini beklediğini hisseden Eyüp, Haydar’ı görünce sevindi.
-Tam zamanında geldin Haydar Kardeş. Zübeyir Ağabey ağır hasta.
-Eski hastalığı nüksetmiş olmalı.
-Hastalığı değil, hastalıkları.
-Haklısın, onun bir hastalığı yok ki.

TOROSLARIN HEDİYESİ KIBLE ÇİÇEĞİ
Haydar’ın her zaman ağlamaya hazır olan gözleri böyle bir sebep bulunca gözyaşlarını tutamadı. İçli hıçkırığı boğazında düğümlendi. Namazını bitiren Zübeyir, Haydar’ı görünce gülümsedi ve hasretle kucakladı. Onun üzerindeki Toros havasını ruhuna sindirmek istercesine bir süre öylece bekledi.
Dışarıdan, gece başlayan ve hiç dinmeyen yağmurun sesi geliyordu. Sık sık çakan şimşeklerin ardından yükselen gök gürültüsü Toros dağlarının bahar havasını andırıyordu. Ağabeyinin hâlinden hayal dünyasındaki hasret hareketlenişini fark eden Haydar, Toroslardan getirdiği hediyeyi verdi.
Kıble Çiçeğini görüp kokusunu aldığı anda Zübeyir’in hâlet-i ruhiyesi değişiverdi. Çiçeğe baktıkça bakışları canlandı, adını söyledikçe diline kuvvet geldi. Canı tez, yüreği pek Yörük beyleri gibi hemen, çiçeği aldı pencerenin önüne gitti ve hissî bir heyecanla uzun uzun kokladı.
-Efsane diye anlatılan kıssalarda hakikat payı varmış demek.
-Atalar “Kıble Çiçeği insanın hâlinden anlar, derdine derman olur” derler.
-Baksana benim de hâlimden anlayıp derdime derman oldu.

Haydar; pencerenin önünde bir süre çiçekle hemhâl olan ağabeyinin, bunu söylerken canlanıp hareketlendiğini ve neşesinin yerine geldiğini görünce sevindi. Kardeşinin sevindiğini görünce gülümseyen Zübeyir gençlik hatıralarını yad ederken içinde bulunduğu ruh hâlinin tesiriyle bir rivayeti de hatırlatmak istedi.
-Büyükler Kıble Çiçeğini koparmayı doğru bulmazlar.
-Bilirim, onun için kökü ile birlikte saksıya ekerek getirdim.
-Buralarda yaşamaz o.
-Hiç değilse senin hatıralarını canlandırır.
RİSALE-İ NUR’U TANIMASAM TOROSLARDAN AYRILAMAZDIM
-Ben Kıble Çiçeği’nin yerine Risale-i Nurları koydum.
-Aralarında nasıl bir benzerlik var ki?
-Risale-i Nurlar da Kıble Çiçeği gibi zahiren kırmızı, muhteva itibariyle beyaz. Kokusu cennet râyihasını andırır. Ben Nurları tanımasam Toroslardan ayrı yaşayamaz ve minaresi ile arasından yol geçen Meydan Camii gibi yarım kalırdım.
-Meydan Camii’ni minaresinden tagut tahribatı ayırmıştı. Sen oraya Nurları getirerek minareye alem, camiye cemaat oldun ve manayı bütünleştirdin.
-Ezan yine minarenin şerefesinden okunuyor değil mi?
-Senin söylediğin gibi hoca ezanı şerefeye çıkarak okuyor. Cuma ve bayram namazlarında cemaat, yola kilimlerini seccadelerini sererek camiyi minare ile birleştiriyor.”
-Bunlar Risale-i Nurlar sayesinde oldu. Nurlar bana Toroslardan çok daha fazlasını verdi. Kıble Çiçeği gibi Nurlara da çok zor ulaştım ama onlarla hayat buldum.
-Toros maddî, Risale-i Nurlarsa manevî kıble çiçeği. Sen ikisine de âşinasın.
-Gelmekle kalmamışsın. Çiçeğiyle, yağmuruyla, şimşeğiyle, kokusuyla bütün Torosları buraya taşımısın Haydar. Bak, şimdi yağmur bile Toroslardaki gibi gürleyerek yağıyor.

DAĞLARIN MİSAFİRİ OLALIM
-Oraları özledin değil mi Ağabey?
-Hatırlanan vatan olur da gönülde hatıralar canlanmaz mı hiç?
-Gel gidelim bağları, bahçeleri, yaylaları gezelim. Kendimizi dağların misafiri sayarak emeceklerden bal özü emelim. Keklik otu, böğürtlen, salep, kuzukulağı toplayalım. Kırlardan kenger çıkarıp ekşimikle harman edelim. Çobanlardan ağız sütü içip, avcılara dağ keçisi kavurması, külbastı kebabı, saç kebabı yaptıralım.
-Olur mu dersin Haydar?
-Neden olmasın? Hem ana duası, ata nasihati alırız.
-Söylediğin şeyleri yapmaya artık ne tâkat yeter, ne zaman.
-He desen olur be Ağabey.
Haydar’ın gayr-i ihtiyarî söylediği bu söz karşısında bir an durdu. Onu cevapsız bırakmak istemediği için kardeşine ecelini beklediğini nasıl anlatabileceğini düşündü. Mahzun değildi. O sırada dışarıdan nasıl göründüğünü bilmiyordu, ama hep sekerât anında mesrur görünmek isterdi. O hissini hatırlayınca gülümsedi.
-Şimdi vakit, veda vakti.
Bunu söylerken mesrurdu. Hayatını davasına adaması, Nur Şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin tesisine vesile olması ve sadakatle intisap etmesi sebebiyle vatan sathında ve yer yüzünde yapılan Nur hizmetlerinde Zübeyir Gündüzalp’in hissesi vardı. Kıyâmete kadar yapılacak olanlarda da hissesinin olduğu âşikârdı.
Onda; hizmet heyecanını tâ yüreğinde hisseden, tehlikelere meydan okuyan, teşebbüsleri teşvik eden; yalnız dava arkadaşlarının değil zulme uğrayan masum insanların ve canlıların kederini kendi kederi sayan, onlar için ağlayıp onlar için Allah’a yalvaran müşfik bir kalp vardı. Sancıların yuvası olan zayıf bedenin içinde her an aya el, yıldızlara dil, güneşe gönül uzatan ve kendisini saran beden kafesini zorlarcasına heyecanlı, güçlü çarpan, cesur bir kalpti o.

Kendisinden ziyade dini, imanı, davası, Üstadı için yaşayan basiret, feraset sahibi metin, fedakâr, dost yanında mütevazı, düşman karşısında mağrur bir kalp. İhlâs, sadakat, uhuvvet, muhabbet, şecaat, cesaret, metanet, hamaset dolu bir kalp. Mü’min, müşfik, müdrik, mürşid bir kalp. Hulâsa tam bir kalp, Zübeyir Gündüzalp!..
Elli bir yıl boyunca, âniden durmasına sebep olabilecek pek çok hâdise yaşadığı hâlde durmadan, dinlenmeden çalışan, varlığı kuvve-i maneviye sayılan bu kalp artık iyice mecalsiz kalmıştı. Kendisine çok ihtiyaç hissedildiği bir zamanda, 2 Nisan 1971 yılında âniden durdu. Kapakçığını açtı ve yıllardır ihtimamla sinesinde sakladığı ruhanî emaneti serbest bıraktı.
“Hem iman, nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete namzet olan ruhumun, eskimiş yuvasından yıldızlara gezmek için çıktığını bi-ilmelyakîn gösterdi.”
Zübeyir Gündüzalp Yedinci Rica’daki bu ifadeleri okuduğunda gayr-i ihtiyarî hep gökyüzüne bakardı. O sırada, yine o ahvâli yaşayan Kıble Çiçeği kanatlı bu nuranî ruh, ruhlar âlemine doğru kanatlanırken ondan geriye, hatırladıkça kalplere heyecan, idraklere istikamet veren saf, temiz, halis, nuranî bir sadakat izi kaldı.

ON BİNLERCE NUR TALEBESİ ŞAHİTLİK ETTİLER
Ekseriyeti Nurcu olan on binlerce insanı Fatih Camii ve koca avlusu almadı. Meydanına açılan caddeler ve sokaklar da bu azim cemaate dahil oldu. Cenaze namazını müteakip, on binlerce el birden uzandı ayet hatlı, yeşil örtülü ahşap tabuta doğru. Onlar tutup kaldırmaya hazırlanırken tabut parmakların ucunda hafifçe havalandı ve Eyüb Sultan’a doğru kanatlandı.
“Zübeyir hizmetin ihlâs ve sadakat şiarı idi.”
“Cemaatin irtibat ve muhabbet hattıydı o.”
“Zübeyir olmazsa araya nifak girer.”
“Nifak girerse cemaat dağılır, dava yürümez.”
“Dava yürümezse hayat durur.”
“Bu belki de dünyanın sonu olur.”
Zübeyir Gündüzalp’i tanıyanlar; ihlâsına, sadakatine şahit olanlar, kendilerini onun yerine koyup yerini dolduramayacağını anlayınca teşyi ederken hislerini böyle seslendirdiler. Zübeyir’in adını çok duysa da onu görmeyen, tanımayan Nurcular da onlar gibi düşünmeye meyledince, firak acısının ifadesi olan mezkûr kanaatler herkese sirayet edecek bir hâl aldı.
“Tesanüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı manevînin fevkalâde ehemmiyeti, kıymeti, üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.”
Hâlbuki böyle demişti Bediüzzaman Said Nursî. Bu hakikati bildiği ve her vesile ile yaşadığı hâlde ‘Zübeyir olmazsa olmaz!..’ diyen Nur Talebelerini Zübeyir’siz bırakan kader, bâkî bir dâvânın devamını, farkında olmadan fânî şahıslara bağlayanlara, onun vefatı ile âdeta son ikazını yaptı.
“Ya şahs-ı manevî olun, ya da ölün!
(İnşirah Zamanı’ndan)