Kafiye yapmak gibi olacak ama olsun. Kimi sayıklar durur kimi de ayıklar...
Sayıklayanlar bir hayalden ötekine taşınır; aşınır da aşınır.
Ayıklayanlar hakikatle göz göze gelir, el sıkışır.
Ne zamandır "ayıklamayı" unutunca, aklıma bunlar geldi.
Her şey karıştı be abi!
Hani hayatı bir yudum su gibi içecektik!
Şöyle taze çaylar eşliğinde her şeyi usulünce konuşacaktık!
Çok yaralıyım be abi!
Üzgünüm. Hüzünlüyüm.
Bana göre değil diyorum çok şey; anlamıyor musun?
Ama bahar geldi yine bütün hafifliği ile.
Şu, şimdi açan erik dalları... Baharın ilk selâmcıları…
Çiçeklerle sohbete koyulmuş arıların masumiyeti, vızıltısı...
Daldan dala kuşlar...
Akın akın bulutlar...
Bunlar çok güzel de…
Çok yorgunum be abi...
Merhamet diye bir şey vardı.
Bir şey vardı; adı muhabbetti.
Sohbetlerimiz deminde, kıvamındaydı. Uzaklar yakındı.
Şimdi yakınlar da uzak oldu.
Baharı bile unutturuyor bu şefkat kaçkını adamlar.
Soğuk bakışların zemherisinde kaldık.
Acı, buruk, tutuk, kütük, isli, puslu, tozlu zamanlara püf diyecek İsa'nın nefesine öylesine ihtiyaç var ki...
Yusuf'un (as) kuyusuna mı düştük?
Bir şeyler söyle be abi!
İSA’YI BEKLERKEN
Yeni Dünya’ya ulaşıyor mu buralar?
Buralar eski, epeski dünya…
Tebessüm eksik buralarda.
Buralarda muhabbet ölü…
Buralar kurbanı cehaletin…
Fukaralığın ezelden kralı…
Burnumuzun dikine gideriz biz.
Sorup soruşturmak vakit kaybıdır.
İki laf edemezsin dibindekilerle…
Kelimesiz âlimleriz biz.
Yeni Dünya’ya selâm söyle:
“İsa (as) diye bir dertleri var mı?”
Bu karanlık, bu böyle gidecek mi?
“İsa (as) geldi mi, geçti mi, gelecek mi!
Gerçi O, nurunu tamamladı Risale-i Nur ile…
Ben tanısam yeter; ölebilirim huzur ile.