Bediüzzaman Barla’ya geldiği ilk günden itibaren risale yazma işine hızlı bir şekilde başladı.
İlk Haşir Risalesi’ni yazdırdı. Daha latin harflerine geçilmediğinden Haşir Risalesi’ni Kur’ân harfleriyle matbaada bastırdı. O günden sonra risaleleri kâtipler eliyle yazma işi hızlı bir şekilde devam etti. Yazılan risaleler elle çoğaltılarak ihtiyaç duyulan yüreklere Nur postacıları vasıtasıyla ulaştırıldı.
Kısa sürede risaleleri okuyan yazan dağıtımını yapan bir sistem kuruldu. Halk arasında Bediüzzaman’ın yazdığı risaleleri okuyan, yazan ve sahip çıkanlara “Nur Talebesi, Nur Şakirdi, Risale-i Nur Talebesi; bir kısmı da Bediüzzamancı” diye isimler verdi. Bu isimler aynı şekilde Bediüzzaman’ın yazdığı risalelerde de ifade edildi.
1945 yılı başlarından itibaren, Risale-i Nurları okuyanlar için, eskiden kullanılan tabirler devam etmekle birlikte, “Nurcu” kelimesi de ilk defa kullanıma girdi.
O günden sonra Nur camiası da bu tabiri kullanmaya başladı. Bediüzzaman da “Nurcu” tabirini o günden sonra benimsedi ve lahika mektuplarında kullandı.
Nurculuk tabiri manidar ve güzel bir tabirdi. Dolayısıyla muhabbet, hürmet, şefkat, vefakârlık, hakikî insanlık, mutluluk, terakkî ve tekâmül, güzel ahlâk genel olarak nurdu. Nuru istemeyenler Nurcu değildi, zulme taraftar ve yayanlardı. O ise; vahşet, zorbalık, merhametsizlik, yalan, riya, rüşvet, nifak, ahlâksızlık, hayâsızlık gibi mevhumları hatıra getiriyordu.
Selahaddin Çelebi’nin bir misyonere Asâ-yı Mûsa kitabını vermesi üzerine Bediüzzaman da “hem misyonerler ve Hiristiyan ruhanîleri hem Nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir...” diye “Nurcu” tabirini kullanıyor.
Hulusî Yahyagil de o sıra yazdığı bir şiirinde “Nurcuların elleriyle dirilecek çok ölmüşler” diye Nurcu tabirini kullandı.
Nurcuların yargılandığı bir mahkemede hâkim: “Nurcu” ne demek? diye sordu. Mazlumlardan biri: “Süt satana sütçü, kitap satana kitapçı dendiği gibi ; “Nur satana (tebliğ ve temsil edene) de Nurcu denir” demiş.
Barla Sıddıklarından Hafız Halid Bediüzzaman’ın eserlerine: “Risale-i Nur” adının verilmesini şöyle anlatır:
“Üstadım, kendisi Nur ism-i celîline mazhardır. Bu ism-i şerif, kendileri hakkında bir ism-i âzamdır. Kendi karyesinin ismi Nurs, validesinin ismi Nuriye, Kadirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Muhammed, Kur’ân üstadlarından Hafız Nuri, hizmet-i Kur’âniyede hususî imamı Zinnûreyn; fikrini, kalbini tenvir eden âyet-i Nur olması ve müşkil mesailini izaha vasıta olan nur temsilâtı gayet kıymettardır. Resâilin mecmuuna Risale-i Nur tesmiyesi [isimlendirmesi], Nur ismi onun hakkında ism-i âzam olduğunu teyid etmektedir” diye ifade eder. (Barla Lâhikası, s. 244.)
Yine Bediüzzaman “Birinci Şua ”da Risale-i Nur adının verilişinin on altı sebebi olduğunu ve bunlardan birincisinin de Nur ayeti olduğunu açıklamaktadır. (Şualar, s. 1055-1065.)
Kaynak:
Abdulkadir Badıllı- Mufassal Tarihçe-i Hayat- cilt -2