“İstanbul’da bir Sulh Ceza Hâkimi, 23 Mart 2025 tarihinde verdiği bir kararla, savcılık tarafından tutuklama talebiyle sevk edilen 8 kişiyi, ‘delil yetersizliği’ gerekçesiyle, talebin aksine adlî kontrol kararıyla serbest bırakıyor.
Sen misin bunu yapan?
Önce kararı veren hâkim Adalet Komisyonu kararıyla sulh ceza hâkimliğinden alınarak genel yetkili hâkim yapılıyor. Ardından yapılan itiraz neticesinde, sözü edilen 8 kişiden 4’ü hakkında tutuklama kararı veriliyor.
Bu örnek, bir yandan son sürecin nasıl yargının araçsallaştırılarak yürütüldüğüne açık kanıt niteliğindeyken, diğer taraftan Adalet Bakanı ve Bakan Yardımcısı HSK içindeyken hâkim ve savcıların tarafsız ve bağımsızlığının ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunun, bunun yanında kurulan sulh ceza hâkimliği sisteminin, hâkimden bağımsız olarak, kişi özgürlüğü ve insan hakları açısından mutlaka gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
MS 400’lü yıllarda yaşamış teolog Augustinus’un dediği gibi; İçinden adaleti çıkarırsan devlet bir çeteden başka nedir ki?”
***
Bu paylaşımdaki bilgilerin yanlış olduğunu varsaymak isteriz.
Ama Türkiye’de adliyelerde yaşananları seksenlerden bu yana yakından müşahede eden bir hukukçu olarak “maalesef olmuş olabilir” diyoruz, diyebiliyoruz.
Önce işin sulh ceza hâkimliği boyutuna bakalım.
Eskiden üç kademeli mahkeme vardı: Kabahat nevinden küçük suçlara bakan sulh ceza mahkemeleri, biraz daha büyük suçlara bakan asliye ceza mahkemeleri ve ağır suçlara bakan ağır ceza mahkemeleri.
Tabiatıyla kıdemsiz hâkimler sulh cezada, daha kıdemliler de asliye cezada ve ağır cezada görevlendirilirdi.
O eski dönemde sulh ceza mahkemelerinin hâkimleri hem kendi dosyalarının hâkimi idi ve hem de savcıların tutuklama talebi gibi taleplerine bakar ve karar verirlerdi.
Kararı beğenmeyen taraf itiraz eder ve bunun üzerine konuyu asliye ceza mahkemelerinin hâkimleri karara bağlardı.
Bu sistem AKP iktidarı döneminde Haziran 2014’te değiştirildi ve asliye ve ağır ceza mahkemesinden oluşan ikili mahkeme sistemine geçildi. Sulh ceza mahkemesi kaldırıldı. (Tarihe dikkat lütfen!).
Ancak aynı dönemde, savcıların ellerindeki ceza soruşturma dosyalarında arama, tutuklama, ihtiyatî tedbirler gibi hâkim kararı gerektiren konularla ilgili olarak, savcının talebini karara bağlamak (kabul ya da reddetmek) üzere sulh ceza hâkimliği sistemi kuruldu.
Böylece Adalet Bakanının başkanlığındaki HSK, bilhassa önemli yerlerdeki başsavcıları, onlar da kritik dosyalara atayacakları savcıları “seçti.” Ayrıca HSK önemli şehirlerde sulh ceza hâkimlerini de “seçti” ve görevlendirdi.
Böylece güvenlik bürokrasisinden gelen talepleri basit bir süzgeçten usulen geçirerek onaylayan bir sistem kurulmuş oldu.
Yani bu kararlar açısından yargının bağımsızlığı bitirilmiş oldu.
Hele savcının (aslında güvenlik bürokrasisinin) istediği kararı vermeyen bazı sulh ceza hâkimleri bu görevden başka göreve alınınca ve hatta sürülünce bu korku yol oldu.
Korkandan hâkim olmaz, ama bilhassa 15 – 20 Temmuz sonrasında bu kural da güme gitti ya da götürüldü.
Ekrem İmamoğlu Operasyonunda yaşandığı anlaşılan yukarıdaki mini kriz az sayıda “dik” hâkimin vicdanî tutumunun sonucu.
Ama asıl ilginç soru şu:
Günaydın’ın yazdıkları doğruysa ilk hâkimin tutuklamadığı sekiz kişiden dördü itiraz üzerine tutuklanmış.
Ama dikkat hepsi değil. Sadece dördü.
Bu durumda öbür dördü serbest bırakan hâkim de yürek yemiş olmalı.
Ne diyelim. Allah sayılarını arttırsın da hukuk geri gelsin.