Bediüzzaman’ın Mesnevî-i Nuriye’sindeki Meclis-i Mebusana yaptığı konuşma metninin, Hubab Risalesi’nin hemen devamında olmasının ne alâkası var? Hikmeti nedir ki?
Kronolojik tanzim için desek, pek alâkalı gözükmüyor. İşlenen konulara paralel desek, yine oturmuyor. Aynı yılların telif eseridir, cevabı da pek yeterli değil gibi. Ne dersiniz?
Evvelâ, Hubab Risalesi’nin telifi 1922 sonu 1923 başı olduğunu ifade edelim. Bediüzzaman, İstanbul’da, İngilizlerin hile ve desiselerini ifşa eden Hutuvat-ı Sitte isimli eserini neşrederek, onlarla mücadele eder. Bu mücadelesi ve diğer taraftan Kuva-yı Milliye’ye desteğinden dolayı davet edilmiş olduğu Mecliste söz konusu hitabeyi 1339 (1923) yılında yapmıştır.
Ankara’ya gelen ve ancak aradığı zemini bulamayan Bediüzzaman, meclistekilerin pek çoğunun dinde laubali oluşu, namaz kılmadaki ihmalkâr davranmaları, onu böylesi bir konuşmaya sevk etmiş olmalı.
Bu vaziyeti Tabiat Risalesi’nde şöyle ifade eder: “1338'de Ankara'ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan'a galebesinden neşe alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasâne çalıştığını gördüm. ‘Eyvah,’ dedim. ‘Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!’ O vakit, şu ayet-i kerîme bedahet derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdat edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir burhanı, Nur'un Arabî risalesinde yazdım. Ankara'da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti hem kuvvet buldu.”
Bahsettiği Hubab Risalesi’dir. Bu risalede; iki medeniyetin kıyası, arka plânda işlenir. Hubab, namaz kılana seslenir. İslâm’ın hak, hakikat olduğu ve hükümlerinin doğru ve sadık olduğuna deliller getirir, işaret eder. Resul-i Ekrem’in (asm) beşeriyet hâllerinden anlaşılamayan hususları tenkit etmek yerine getirdiği ve neşrettiği nurlara bakılmasına işaretle masdar ile mazhar, menba ile ma’kes, zatî ile tecelli farklarına dikkat çeker. Büyük bir cemaatin mesaisi ile hâsıl olan hasenatın, bir tek şahsa mal edilmesi zulmüne ve oradaki gizli şirke işaret eder. Kelime-i Tevhidin tekrarındaki sır, kalbin dünyevî bağlarını kırmak içindir, der. Matbuatın (basının), nizama girmesine işaret edilir. İçtihad kapısının açık ama inkılaplarla sarsılmış bir zeminde tatbik edilmemesini ikaz eder. Ardından tevhidin şahitlerinden bahseder. Ene ve gururu yerden yere vurur. Dünyevî zevkin geçici olduğuna dikkat çeker.
Meclisteki hitabede ise; kazanılan zaferin, Kur’ân’ın en açık emri olan namaz ile taçlandırılarak devamına dikkat çeker. İslâmî âdetlerin ihyasının birlik ve beraberliğe faydalı olacağını söyler. Peygamberlerin doğuda, filozofların batıda zuhuru, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalptir, der. Dolayısıyla Batının fikir ve medeniyetinden uzak durarak kurulan devletin temel taşlarının İslâmî esaslar üzerine ikâme edilmesini ısrarla söyler.
Bediüzzaman, ilk mecliste gördüğü batı hayranlığı ve oradan kaynaklanarak gelen inkâr fikirlerine o dönemde telif ettiği Hubab ve Habbe isimli eserleri ile engel olmaya çalışır.
Beyanname’nin Hubab Risalesi içinde neşredilmesi ise doğrusu anlamı güçlendirmiş ve derinleştirmiştir. Beyanname’deki bazı sonuçların temellerinin ne olduğu Hubab Risalesi'nin içinde derinlemesine analiz edilmiştir. Hulasa, Beyanname Hubab Risalesi ile bir bütünlük göstermektedir.
Ama garib olan bir nokta var ki, o da Hubab Risalesi’nin, Mustafa Kemal’in muhalifi ve suikasta kurban giden Ali Şükrü Bey’in matbaasında basılmasıdır. Buna ne demeli?
«
Bu makalede emeği geçen Bilâl Tunç, Abdülbaki Çimiç, Prof. Dr. Âdem Ölmez, İsmail Tezer ve diğer dostlara teşekkür ederiz.