17 Ekİm sabahı Kafkas Üniversitesi’nin misafirhanesinden kalkan otobüsümüzün rotası Nahçivan’a doğru çevrilmişti.
Doğrusu birileri için turistik bir geziden başka bir şey ifade etmese de Uluslararası Kafkas Tarih sempozyumuna Nahcivanla ilgili tek tebliği olan kişi olmam hasebiyle Kars’ta bulunmamın amacı ile örtüştüğünden dolayı benim için çok büyük anlamı vardı bu yolculuğun.
Daha önce Erzurum’a kadar gitmiş, daha ötesini görmemiştim. Bu seyahatte Digor ve Iğdır’ı görmekte nasip oldu.
Vatan sevgisini oluşturan coğrafyadır diye boşuna dememişler.
Gördükçe içi açılıyor insanın. Otobüsten inip o topraklara sarılıp ağlayası geliyor.
Her tarafı kanıyla sulanmış ecdadın.
Selçukluların, Şeddadilerin, Saltukoğullarının, Karakoyunlu’nun, Akkoyunlu’nun, Osmanlı’nın idaresi altında kalmış yüzyıllarca. Zaman zaman, Moğolların, Safevilerin istilâsına girse de hiçbiri kalıcı olmamış. Bu duygularla Güneye doğru yol alırken uzaktan Digor görünüyor. İki mezar anlamına geliyor Digor. Tevafuk bu ya ‘93 harbi’nde Rusların eline geçtiğinde 42 sene esarette kalan ve nihayet 22 Ekim 1920’de düşman işgalinden kurtarılan Digor’dan kurtuluş gününden tam beş gün önce geçiyoruz.
Digor’u geçtikten sonra iklim gibi manzara da değişiyor. Kars’ın karasal ikliminin soğuk ve donuk renkleri yerini Iğdır Ovasının ılıman iklimine ve yeşile bırakıyor. Erzurum-Kars plâtosu kapsamındaki Iğdır Ovasını Aras Nehri cennete çevirmiş adeta. Iğdır’ın düşman işgalinden kurtuluşu Digor’dan daha yakın bir tarihe 14 Kasım 1920’ye denk geliyor. Iğdır da Kars gibi, Digor gibi Rusların egemenliğinde kalıyor tam 42 yıl. 1917 Ekim Devriminden, Bolşevik İhtilâli sonra içine düştüğü siyasî bunalımdan kurtulamayan Rusya’nın diğer devletlerle Brest-Litovks Antlaşmasının imzalamasıyla bölge, tekrar Osmanlıların eline geçiyor. Ne var ki I. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan Mondros Mütarekesiyle (30 Ekim1918) Türk orduları bölgeden çekilince bölge Ermeniler’in saldırılarına uğruyor. 14 Kasım 1920’de 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki Türk ordusu Ermenileri bozguna uğratıp Aras Nehri’nin kuzeyine püskürtünce, Iğdır ve çevresi de topraklarımıza yeniden katılıyor çok şükür.
Şehre girer girmez merkezde, yüksekliği 43.50 metre yükseklikteki Ermeni komitacıların şehit ettiği Türkler adına dikilmiş olan ‘Soykırım anıtı’ karşılıyor sizi. Anıtın özelliği Ermenistan’dan rahatça görülebilmesi.
Bir misilleme adeta. İnsan rahatlıyor. Hiç olmazsa bunu yapabilmişiz diye.
Iğdır’ın coğrafî olarak bir başka özelliği de Ağrı Dağı’nın zirvesinin buradan görülebilmesi. Övünüyor Iğdırlılar. Bizden görülür ama Ağrı’dan görülmez diye. Eh ne diyelim. Allah onlara nasip etmiş. Iğdır’dan güney doğu istikametindeki Aralık ilçesine doğru ilerliyoruz. İlçe sınırlarımızın nihaî hududuna Dilucu sınır kapısına ulaştırıyor bizi. Sınırın ötesi ise Nahçivan. Ne acıdır ki bir aynı dili konuşan bir kardeş, diğer kardeşine misafirliğe giderken pasaportla ve vizeyle giriş yapıyor.
Gümrüklerde fazla beklemiyoruz. Aras Nehri üzerine inşa edilen “Hasret Köprüsü”nden geçerek ulaşıyoruz can Nahcivan’a. Nahçivan toprakları yaban değil bizim için. Hele bana hiç mi hiç değil. Atalarımın atayurttan ‘anayurd’a yönelişlerinde geçtikleri o meşhur koridor canlanıyor gözümde . Selçuklu, İldenizli, Harezmşah, Kara Koyunlu, Ak Koyunlu dedelerimin atlarının nal sesleri geliyor kulağıma.
Yabancı değil bana…
Bundan tam 455 sene önce 1553’ün Eylülünde Şah’ı tedip için 100 bin kişilik orduyu İstanbullardan kaldırıp buralara getiren Kanuni Sultan Süleyman’ın izini sürüyorum bu topraklarda.
Bu coğrafya yaban değil. Kuzeydeki Daralegez Dağlarının nakış nakış yed-i kudretle nasıl örüldüğünü görünce anlıyor insan bölgeye neden Nakş-ı Cihan denildiğini. Yol üstündeki köylere doğal gaz borusu döşenmiş. Mezarlar dikkati çeken bir diğer husus. Mezarlıklardaki kubbeli türbe benzeri yapılar. Yol yapım çalışmaları var her yerde. Havaalanı gibi geniş yollar yapıyor Türk firmaları.
Derken Nahçivana geliyoruz. İlk durağımız Nahçivan Devlet Üniversitesi. Rektör yardımcısı kapıda karşılıyor kafilemizi.
Mihmandarımızı yanına alarak önümüze düşüyor ve bizleri bir ören yerine götürüyorlar. Mükellef bir sofra döşenmiş ki sormayın. Burada rektör tarafından karşılanıyoruz. Büyük iltifata ve hörmete mazhar oluyoruz. Şirinlik adı verilen konuşmalar yapılıyor. Dost ve kardeş ülke Türkiye’den gelen bilim adamları için. Sıra şehri gezmeye geliyor. Çarşının ortasında Diyanet tarafından yaptırılmış Anadolu Türk mimarisinin bütün güzelliklerini taşıyan bir caminin yanından geçip Aras Gölünün hemen kıyısında Mümine Hatun Türbesini ziyaret ediyoruz. Türbenin bitişiğindeki alan açık hava müzesi haline getirilmiş. Eski çağlardan kalan tarihî eserler burada sergileniyor. Şehir merkezinde 18. yüzyıldan kalma iki katlı kocaman bir cami var. Merkez camii adını vermişler buraya. Yine 18. yüzyıldan kalan bir başka cami daha var ki dıştan içe Türk- İslâm san’atının en narin işlemeleriyle süslü. ‘Came Mescidi’ adı verilen bu caminin duvarında ‘ölke ehemmiyetindedir’ yazılı.
Dede Korkut, Köroğlu, Nasreddin Hoca ne ararsan var ortak kültüre dair.
Hatta Ashab-ı Kehf bile var. Çünkü ortak yaşadığımız bir tarihimiz var.
|