Otuz yıl önce bir Antakya yolculuğunun sonrasında Arapça öğrenmeye çalışırken Zilzâl adlı sure beni cezbetmişti.
Özellikle dikkatimi çekmesinin nedeni, içinde bir karşıtlığa benzeyen bir durumun olmasıydı: Surenin huzur veren, doğrudan kalbe hitap eden ses güzelliği vardı. Ama bunca güzelliğin içinde kıyamet gününün habercisi olan dehşet verici bir zelzeleye gönderme yapıyordu. Manasını tam anlamadan Zilzâl’ı ilk kez duyduğumda, 17 Ağustos 1999 depremini İstanbul’da yaşayacağımı, Türkçeye ve Arapçaya ilgi duymama neden olan ve onun için hayatımda özel bir yeri olan Antakya şehrinin 6 Şubat 2023 depreminde yıkılacağını bilemezdim.

Öğrenci olduğum yıllarda bile, biraz bilinçsizce olsa da, sesi, ahengi o kadar çok önemsemem, muhtemelen şair Ahmet Haşim’in mezhebinden oluşumdandı. Gerçi, özellikle Türkçe ama biraz da Arapça öğrendiğim üniversite günlerimde kendimi asla bu şekilde tanımlamak istemezdim. Ama bu eşsiz şair üzerine çalıştığım bugünlerde, Haşim’in şiiri tarif ederken ses ve ahenge verdiği öncelik beni de artık ikna ediyor. “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlıklı ünlü manifestosunda şöyle yazıyordu: “Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır.” Onun için, Haşim’in sözleriyle söyleyeceksek, şair “bir hakikat habercisi” olamaz, şiir “idrak mıntıkaları haricinde, esrar ve meçhulatın geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıkları, gâh u bigâh ufk-i mahsusta akseden kutsi ve isimsiz memba” olsa da.
Bu önemli bir nokta. Çünkü Zilzâl’in sesi cezbetse de şiir değil tabii. Bir surenin estetik yönü kadar mesajı da önemli. Bu konuda da Ahmet Haşim’e değil, büyük dedesine başvurmakta fayda var. Bilindiği gibi müfessir, fakih, edip ve şair Bağdatlı Şehabettin Mahmut el-Alusi’nin 1836-1851 yılları arasında kaleme aldığı Ruhu’l-Meani başlıklı, Arap dünyasında daha çok Tefsirü’l-Alusi diye adlandırılan önemli bir tefsir çalışması var. Haşim’in sülalesi olan Alusiler İslami ilimlerde ve edebiyat alanında birçok önemli yazar yetiştirmiş bir ulema ailesiydi. Şiire de büyük ilgisi olan Şehabettin Mahmut tefsirinde İslam öncesi Arap şiirini de dikkate alarak ve dil ile belagat konusundaki bilgi birikimine dayanarak yaptığı ayet yorumlarında dil sanatlarının analizine özel bir önem vermişti.
İlginç olan, Zilzâl suresinin Kur’an-ı Kerim’in yarısına denk geldiğini anlatan, çoğu alim tarafından zayıf olarak kabul edilen hadisin yine birçok yorumcuyu düşündürmesi. Şehabettin Mahmut el-Alusi de onlardandı. Zilzâl suresinin Kur’an’ın yarısına tekabül etmesini, içerdiği hükümlerin hem bu dünya, hem de ahiretle ilgili olmasına ve onları aslında özetlemesine bağlamıştır.
Sıfatın her anlamıyla müthiş ayetlerin sarsıcı bir boyutu, çizdikleri manzara: Yerin içindeki ağırlıkları çıkarması ve üzerine olup bitenleri anlatması çok güçlü imgeler. Bu imgeler yaşadığımız dünyayla ilgili hükümler olarak da okunabilir. Onlar 6 Şubat 2023 sonrasında mevcut durum konusunda düşünmeye bir davettir sanki.
Yeryüzü konuştu ve tıpkı 17 Ağustos 1999’da olduğu gibi, on binlerce insanın ölümüne yol açan kâr kültünü ve derin yozlaşmayı ortaya çıkardı. Ama mesele, sadece, deprem bölgesi olan Türkiye’de verilen bütün sözlere rağmen geçmişte yapılan ve yapılmayanlar değil. Deprem sonrası yaşananlar da aynı derecede bunaltıcı. Yeni Asya gazetesinin Antakyalı bir okurunun yaşadıklarını Kazım Güleçyüz’ün 18 Mart tarihli köşesinden okumak, yeryüzünün konuşmasına rağmen iktidardakilerin hâlâ dinlemediklerini anlamak demektir: “Antakya’ya bilerek mi ilgisiz kalınıyor şüphesini de yaşıyoruz. [...] İki saati aşkın süre sohbet ettiğim iktidar mensubu bir belediye başkanının ‘En önemli üç gün ortada kurtarma ve yardım ekibi adına kimse olmaması bir cinayetti, biz bu cinayeti işledik. Asker, AFAD, Kızılay 3 gün yoktu. Asker ilk saatlerde kurtarma işlemine inseydi on binler sağ kurtarılabilirdi’ itirafı da Hatay’ın yalnız bırakıldığının teyidi idi...”
İkdam gazetesinde 4 Mayıs 1928 tarihinde yazmış olduğu “Zelzele” başlıklı bir makalede Ahmet Haşim depremin harekete geçmek için beklediği saatin hırsızların evleri soymak için seçtikleri saatle aynı olduğunu yazıyordu. Haşim sanki bir şey sezmişti. Hırsızlar da bir doğa afeti kadar insanın güvenini sarsabilir.
Ama insan yapımı felaketler doğa felaketlerinden de daha kötü, çünkü onlar bir seçimin sonucu. Hayatımda özel bir yeri olan Antakya’da bugünlerde yaşanan felaket insan yapımıdır, doğal afet değil. Çok kültürlülük, çok dillilik ve çoğulculuk konusunda adeta bütün dünyaya örnek olabilecek Antakya ikinci bir kez bir afete uğratılıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse kâr uğruna insan hayatını feda eden zihniyet ve Antakya’yı enkaz altında bırakan zihniyet birbirinin aynası. Bu, toprak konuşurken ifşa edilen gerçeklerden biri. Ama şu da var: yüzyıllar boyunca bir arada yaşama ve dayanışma kültürünü geliştiren Antakya o zihniyeti yenebilir güçte.