M. Latif SALİHOĞLU |
|
Padişahları karalama inadı |
Mâlum, resmî idelojinin vesayeti altında yazılan yakın tarihimiz, baştan sona yalanlarla, yanlışlarla, hatta iftiralarla dolu dolu. Bunca yalana, yanlışa itiraz etmeyen, hatta hiç oralı olmayan tarihçi ve yazar taifesinden bazı kimseler, sanki marifetmiş gibi tutturmuş Osmanlılar hakkında zihinleri bulandırmaya ve hatta evliya mertebesinde görünen kimi padişahları iftiralarla karalamaya çalışıyor. Murat Bardakçı, Fatih Altaylı ile sundukları tv programlarında (Habertürk), birkaç tekrarla, hatta ısrar ve inatla Sultan II. Abdulhamid'in saraya şarap getirtip içtiğini iddia etti, durdu. Üstad Bediüzzaman ise, aynı Sultan Abdulhamid'i bir "veli padişah" derecesinde gördüğünü beyan ediyor. Yani, imân ve ahlâkı cihetiyle, o derece temiz bir şahsiyettir. Dahası, onu yakından gören ve tanıyanların da ikrarı bu yönde ve aynı çerçevede. Yakınında bulunmuş hiç kimsenın onun hakkında böyle şeni' bir isnadı yoktur. Hani, bir yere kadar Sultan Abdulhamid'in siyasetini tenkit edebilirsin. Onun fikir hürriyetini yasaklayan, muhaliflere, meşrutiyet isteyenlere hayatı zindan eden hafiyecilik sistemini yerden yere vurailirsin. Ama, tutup onun şahsını lekedar etmeye, onun helâl–haram demeden önüne geleni yiyip içtiğini iddia edersen, hayırlı bir iş değil, sadece vicdanları yaralamış, iftiralara arka çıkmış ve nihayet zihinleri bulandırmış olursun, o kadar. * * * Yakın tarih yalanlarına ses çıkarmayan ve fakat padişahları karalamada pek hevesli görünen gazeteciler kervanına Radikal'de yazan Hakkı Devrim de katılmış oldu. "Edeb"iyatla ilgili yazdıklarının çoğunu isabetli gördüğümüz Devrim, ne yazık ki, Sultan Fatih hakkında son derece "edep" dışı bir iftiraya prim veriyor, geçtiğimiz Pazar (14 Şubat) günkü yazısında. Kendince, Sultan Fatih'in İstanbul'un fethi kadar önemli bir hatasından, günahından söz ediyor. Delil, kaynak, ispat sadedinde ise, sadece ve sadece lisedeki tarih öğretmeni "Galip Hocam" dediği kişinin sınıfta anlatmış olduğu tevil götürmez zırvasını naklediyor. Nakletmiş olduğu bu zırvaya göre, Fatih Sultan Mehmet, gûyâ askerleri ile birlikte —üstelik fetih gecesi—uçkur açarak güzel Rum kadınlarına tecavüz etmişler. Cidden, insanın kanını donduran ve "hâzâ iftira" olan bir iddiadır bu. Hangi kitapta yazıyor? Hangi kaynakta naklediliyor? Galip Hoca denen kişi, nereden almış bu bilgileri? İlmin izzeti, kalemin nâmusu ve meslek haysiyeti adına cevabı mutlak sûrette gereken bu ve benzeri suâllerin tamamı havada kalıyor. Bir kimse, başkasına yönelik karalayıcı bir iddiayı ortaya atıp da bunu ispat edemezse, o kimse doğrudan yalancı ve müfteri gürûhuna dahil olur, gider. * * * Evet, Osmanlı padişahları arasında Osman Gazi, Sultan Fatih, Bayezid–i Veli, Sultan Selim ve Sultan II. Abdulhamid gibi şahsiyetler, ahlâk ve takvaca pek mazbut olan isimlerdir. Bu derece salih ve muttaki zâtlara dahi, böylesine çirkin ve iğrenç karalamalarda bulunulması, haliyle bizleri üzmekte, ziyadesiyle rencide etmektedir. Tek tesellimiz, bu tür iftira ve karalamalara perestiş edenlerin, yakın tarih yalanlarını bu millete yutturmaya çalışan Kemalist çevrelerle dirsek temasında bulunarak iş görmesi. Kemalist geçinen tarihçi, gazeteci ve yazarların ise, yalan–yanlış şeylere bile bile tenezzül ettiklerini biliyoruz. Bunlar, yakın tarih gerçeklerini bir parça nazara vermeye çalışan aynı mahalleden Can Dündar'ı bile afaroz etmeye kalkıştığına göre, varın gerisini siz hesap edin...
Tarihin yorumu 17 Şubat 1961
Dr. Lütfi Kırdar'ın Yassıada dramı
Bütün ömrünü vatana, millete hizmet yolunda harcamış olan Dr. Lütfi Kırdar, Yassıada Mahkemesinde savunma yaptığı esnada kalp krizi geçirerek vefat etti. (17 Şubat 1961) Dr. Kırdar, son DP hükümetinde Sağlık Bakanı olduğu için, diğer Demokrat maznunlarla birlikte o da darbeciler tarafından tutuklanmış ve Yassıada'ya sevk edilmişti. İğrenç iftiralara, haysiyet kırıcı hakaretlere mâruz kalması ve kendini zalim müfterilere karşı orada savunmak mecburiyetinde hissetmesi, onu ziyadesiyle üzmüş, yıpratmış durumdaydı. 17 Şubat günü yapmış olduğu savunma esnasında, kalbi zulümkârlığa daha fazla dayanamamış ve oracıkta yere yığılarak son nefesini vermişti. Dr. Kırdar'ın duruşma esnasında vefat etmesi, dâvâ arkadaşlarını da eleme, kedere gark etti. Bilhassa Menderes, ziyadesiyle müteessir oldu, bu elim ve dramatik hadiseden. Çünkü, Dr. Kırdar onun kurmuş olduğu kabinede Sağlık Bakanıydı, yani en yakın hizmet arkadaşıydı. Evet, Dr. Lütfi Kırdar Sağlık Bakanıydı. Ancak, onun bu konumda bulunması ve ülkesine hizmet etmiş olması, darbeci zalimlerin zerre kadar umurunda değildi. 1887 Kerkük doğumlu olan Dr. Kırdar'ın ülkeye hizmeti, sadece Sağlık Bakanlığıyla da sınırlı değildi. O, aynı zamanda İstiklâl Harbi gazisiydi. İstiklâl Madalyası sahibiydi. 1912'de Balkan Harbine, 1915'de Dünya Harbine ve 1918'den sonra da İstiklâl Harbine iştirak ederek vatan ve millet müdafaasında bulunmuş bir şahsiyetti. Dahası da var... En kritik zamanlarda Kızılay Başkanlığı görevini yürüttü. Manisa'da ve İstanbul'da yıllarca valilik yaptı. 11 sene müddetle İstanbul Valiliğiyle birlikte Belediye Başkanlığı görevinde bulundu. Bu süre zarfında, bayındırlık sahasında mühim hizmetler yaptı. Meselâ, Harbiye'deki Spor ve Sergi Sarayı, Açıkhava Tiyatrosu, Dolmabahçe'deki Mithatpaşa (sonradan İnönü yaptılar) Stadyumu, Taksim Meydanı, onun döneminde yapılan eserlerden sadece birkaçı. Ne var ki, bütün bu yaptıkları da darbecilerin umurunda değildi. Yassıada'da maruz kaldığı insanlık dışı muamele, nihayet onu kahrından ölecek noktaya getirdi. Hakkında ileri sürülen yalan ve iftira yüklü iddialara cevap vermeye çalıştığı esnada kalbi durdu ve hemen oracıkta vefat etti. Koskoca bir devlet ve siyaset adamının bu şekildeki dramatik ölümü dahi, darbecilerin nasırlaşmış yüreğini zerre kadar olsun yumuşatmadı. Nitekim, aynı yerde ve yine işkence altında son nefesini veren diğer beş–altı mazlumun durumu da, o zalimlerin yüreğini yumuşatmaya yetmedi. 17.02.2010 E-Posta: [email protected] |