Bediüzzaman’a göre, Cenab-ı Hak yeryüzünü büyük bir nimet sofrası şeklinde yaratmış ve bütün nimet türlerini hiç kimsenin ummadığı şekilde o sofraya dizmiştir. Canlıları merhametle, şefkatle, eksiksiz biçimde ve bizzat terbiye ettiğini her ihtiyaç sahibine sayısız nimetleriyle göstermiştir. Oysa insan genelde nimetlerin bu eşsiz dizilişini görmemekte, her saniye vazgeçemediği nimetler için bile gaflet içinde sebeplere takılıp kalmakta ve Allah’ın eşsiz bir şefkatle nimetlendirmesi hakîkatini takdir etmekten geri kalmakta, hattâ bazen Allah’ın kadir ve kıymetini unutmaktadır.
Ramazan-ı Şerifte ise mü’minler, Bediüzzaman Said Nursî’ye göre, birden bire emir dinlemeye hazır muntazam bir ordu hükmüne geçmektedir. Öyle ki, bütün insanlar, Kâinat Sultanı’nın sofrasına ve ziyafetine davetlidirler.
Düşünün ki: Bu davete icabet eden mü’minler akşama yakın saatlerde, davete icabetin bir gereği olarak sofra başlarına geçmişlerdir. Önlerine mükellef bir sofra açılmıştır. İçinde yok yoktur. Her şey itina ile bir bir dizilmiştir.
Fakat ilginçtir ki, hiç kimse elini sofraya uzatmıyor. Herkeste sessiz bir itaat, sessiz bir boyun eğiş, sessiz bir emir bekleyişi vardır! Herkes Kâinat Sultanı’nın “Buyurunuz!” emrini bekliyor gibi bir ibadet tavrı içindedir. Böylece, Allah’ın görkemli, haşmetli, şefkatli, çok geniş ve çok kapsamlı merhametine karşı mü’min, kapsamlı, geniş ve muntazam bir ibadet disiplini içinde cevap veriyor, mukabele ediyor. Allah’ın yüksek şefkat ve sonsuz merhamet sahibi olduğunun farkına varıyor.
İnsan bu yüksek şerefe ancak oruçla ulaşıyor.