Tatlısıyla, acısıyla geride kaldı sayılır güz mevsimi. Her gönül, her yürek gibi açtın yine bahar çiçeği. Ayrı bir güzelliğin var senin kâinatta. Ayrı bir yerin var. Merhametli bakışın, tatlı bir tebessümün var. Sevdaları barındıran, şefkatli bir yüreğin var. Bilmiyorum nedendir sana olan muhabbetim? Belki ibretlik oluşundandır. Belki de örnek oluşundan… Ey güz mevsiminden sonra gelen, baharın habercisi sevda çiçeği… Cemre gibi düştün yüreğime. Karanlık gecelerime…
***
Sen güz mevsiminin beyaz meleğisin sevda çiçeğim. Sen ruhumun karanlık günlerine doğan güneşimsin. Sen bahar çiçeğim, beyaz meleğimsin. Ben seninle tanıdım nurları. Seninle idrak ettim dâvâmı. Nasıl ki bahar çiçeği bir mutluluğun, bir huzurun, bir hakikatin ve bir sevdanın habercisiyse; sen de benim için öyle oldun. Sen kâinatın, yüreğimin, gönlümün ve hayatımın Zeynebi oldun…
***
…Ve bir âyetin sıcaklığı sarıyor içimi, seni gördüğümde bahar çiçeği: “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kâdirdir.” (Rûm: 50) Sen, nelere kâdirsin yüce Rabbim... Kupkuru ve simsiyah bir topraktan narin ve nazenin, güzel ve bir o kadar da misk kokulu bir çiçeği yaratıyorsun. Senin yokluğunu hangi akıl kabul edebilir? Hangi vicdan ve yürek, Sen’siz bir hayatı kabul edebilir? Kâinatı, hayvanâtı, nebatâtı ve zîhayatı tabiatın yaptığını düşünen, söyleyen ve destek verenlere; biz de Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî’nin şu sözleriyle karşılık veririz:
“Ey ahmaku’l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak. Zerrattan seyyârâta kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâl’i gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı Ezelî’nin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan kurtul.” (23. Lem’a) Bizi, kendine hakiki kul eyle Ya Râb! Bizi, Sen’in için hizmette hâdim eyle Ya Râb! Âmin!
***
Ey kâinatın bahar çiçeği, ey baharın müjdeleyicisi! Seni hatırlatmalı, Seni anlatmalı ve Sen kokmalı o bahar çiçeği. Seni anlatmayan, Seni hatırlatmayan ve Sen kokmayan bahar çiçeği de olsa istemem. Seni anlatmalı bana her nağmeler. Seni anlatmayan nağme olsa istemem, şiir olsa istemem. Yoluna dizilsem bir gül diye, toz olsam kapının eşiğinde, kaldırsan beni yerden o mübarek ellerinle. Ey uğruna serden geçtiğim… Ne olurdu bir kez göreydim güzeller güzeli cemâlini. Ravzana yüz süreydim ne olurdu. Ben bülbül-i zârım, sen eyle medet! Bu yüzden figânım ya Resûlallah. Hasretle beklerim vuslat demini, hiç dinmez hicranım ya Nebiyyallah. Boyanmışım candan narı hasrete, kalmadı imkânım ya Resulallah. Âleme rahmetsin lutfet kerem eyle! Sensiz perişanım ya Nebiyyallah…
***
Bu baharda, bahar olacak mı yeryüzünde? Yoksa yine sadece nebatatta mı kalacak bahar? O bahar çiçeği gibi açacak mı huzur, umut, mutluluk ve sevda çiçeği? Geldi geçti bahar, hep devam etti serüvenine. O her zaman örnek ve ibret oldu âleme. Ama biz fark etmedik, dikkatimizi bile çekmedi çoğu zaman. Haykırıyordu her gelişinde Allah (cc) diye, ölümden sonra dirilmek var diye. Anlayamadık biz seni bahar çiçeği. Seni normal bir olaymış diye karşıladık hep. Düşünmedik hiç, kurumuş bir dal parçasından senin gibi hoş, güzel ve narin bir çiçeğin nasıl çıkabileceğini. Hâlbuki Allah-u Teâlâ (cc) Kur’ân-ı Kerîm’de “Efelâ tezekkerûn” diye buyurmuyor mu? Bunun gibi birçok âyet-i kerime bulunmuyor mu? Peki, neden düşünmüyoruz? Neden hâlâ tefekkür etmiyoruz? Neden sadece gözümüzün ilişmesi ile dikkatimizi çekiyor O Sanatkâr’ın muhteşem sanatları? Kendimizle muhasebe etmemiz gerekmez mi?
***
Ey kâinatın bahar çiçeği! Sevgililerin en sevgilisinin makamından, O’nun memleketinden geldin. Bize huzur ve mutluluk getirdin. Yüreğime, gönlüme hoş geldin. Hoş geldin bahar çiçeğim, gönlümün Zeynebi hoş geldin.
***
İnşaallah bu baharın; yeryüzüne huzur, mutluluk ve barış getirmesini Cenâb-ı Allah’tan (cc) niyaz ediyorum.
Selâm ve duâ ile…
NURULLAH ÇETİN
[email protected]