‘28 Şubat Postmodern Darbesi’ni henüz ortaokul sıralarında karşılayanlardan biriydim. Elimden geldiğince, neler olup bittiğini anlamaya ve takip etmeye çalışıyordum çünkü bu darbe binlerce aileyi de içine alarak benim ailemi de derinden etkilemişti. Darbeyi yapanlara göre bu ülke dindarlardan temizlenmeliydi; askeriyede, kamu kuruluşlarında, okullarda, üniversitelerde ve hatta sosyal hayatta ‘dindarlar’ın esamesi bile olmamalıydı. Zaten toplumda sadece dindarlara yönelik olan, ayrımcılık ortaya çıkaran, farklı kesimleri birbirine düşürmeyi amaçlayan bütün yasaklar çorap söküğü gibi birbirini takip etti. Aslında ‘yakın tarih’te yaşanan acıların benzerleri yeniden yaşatıldı. Toplum dininden ve mukaddesatından uzaklaştırılmak istendi.
Bu süreçte toplumun her kesimini derinden sarsan yasaklardan biri şüphesiz başörtüsünün esaret altına alınması oldu. Psikolojik baskılar, ikna odaları, reva görülen ayrımcılık ve daha pek çoğu… Onbinlerce başörtülü, bu vatanın evlâdı olmaktan reddedildi. Peki kim/ler tarafından?.. 28 Şubat Postmodern Darbesinin ardından 16 yıl geçti. İnanç ve fikir özgürlüğü noktasında ilerlemelerin, gelişmelerin kaydedildiği söyleniyor. Peki binlerce başörtülüyü eğitiminden, işinden alıkoyan başörtüsü yasağında bugün durum ne? Son iki senedir birçok üniversitede başörtülü derslere girebilmek mümkün olsa da, kamu kuruluşlarında ve okullarda bu hâlâ mümkün değil. Çünkü bu konuya ilişkin çıkarılmış kesin bir kanun yok. Yeni Asya gazetesi Genel Yayın Müdürü Kâzım Güleçyüz ile başörtüsü meselesindeki son durumu değerlendirdik…
KÂZIM GÜLEÇYÜZ: Kılık-kıyafetin yönetmeliklerle sınırlandığı bir ülke olmaktan çıkmalıyız
Okullardaki kılık kıyafet düzenlemesinde yeni bir düzenlemeye gidildi malûm. Yanı sıra başörtüsü konusunda da bazı değişiklikler yapıldı. İmam-hatip okullarındaki Kur’-ân derslerinde isteğe bağlı olarak baş örtülebilir yönündeki kararı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Millî Eğitim Bakanlığı yasağı aslında meşrûlaştırmış mı oldu?
Meşrûlaştırdı diyenler var. Ama imam-hatipleri yasaktan kurtarması yönüyle, böyle bir genelleme haksız olur. Ama diğer okullarda Kur’ân dersi haricindeki dersler açısından yasağın devamını netice veren bir düzenleme olduğu da bir vakıa. Dolayısıyla oralardaki sıkıntı devam edecek. Ve bu yönetmelik, 1982’de çıkan 12 Eylül ürünü bir yönetmelik. Dolayısıyla yapılan değişiklik, Türkiye’nin 12 Eylül düzenini aşamadığının da bir örneği. 30 yıldan fazla bir zaman geçmiş aradan, demek ki bir arpa boyu yol alamamışız. Dolayısıyla sıkıntı devam ediyor. Buna ek olarak öğretmenler açısından da konu gündemde. Şimdi seslendirilen bir şey var, ki çok doğru bir şey, imam-hatipteki öğrenciler başörtülü olarak girecekler, diğer okullardaki Kur’ân dersi öğrencileri de başlarını örtebilecekler, ama o Kur’ân dersine giren öğretmen eğer hanımsa, başı açık olarak o dersi verecek. Mevcut mevzuata, yönetmelik hükümlerine göre. Bu da içinden çıkılması imkânsız bir garabet ve çelişki oluşturuyor. Millî Eğitimin son değişiklikten önceki Bakanı, “Öğretmenler kamu görevlisi olduğu için, onlarla ilgili karar bizi aşan bir konu. Biz sadece öğrencilerle ilgili konularda yetki sahibiyiz” dedi. Ve Bakanlık, yetkisini, imam-hatipler dışındaki öğrenciler açısından, Kur’ân dersi dışındaki yasağın devamı yönünde kullanmış duruma düştü. Diğer yetki dışı dediği konuda da böyle çelişkilerle bu garip durumu devam ettiriyor. Aslında yine o Bakanın bu konudaki eleştirel yayınlarımızdan dolayı tepkisini ifade etmek için bana açtığı telefonda söylediği çözüm şuydu: “Böyle kıyısından köşesinden bizi eleştireceğinize ‘Bu yönetmeliği kaldırın’ diye manşet atın, böyle bir manşetten ben memnun olurum.” Ve biz de onun bizden atmamızı istediği manşetle konuyu gündeme taşıdık. Yeni Bakan bu konuda ne düşünür bilemem, ama bundan sonra top Bakanlıkta. Artık bu yönetmeliği kaldırması gerekiyor. Kılık-kıyafetin böyle kurallarla, yönetmeliklerle sınırlandığı bir ülke olmaktan çıkalım.
Bu yönetmeliğe karşı tepki olarak ‘malûm çevre’ yine irtica senaryoları üretmeye niyetlendi, ‘türbanın önü açılıyor’ gibi eleştirilerde bulundu. Bakan da ‘bütün okullarda serbest bırakmak isteseydik yapardık’ gibi bir cevapla karşılık verdi. Demek ki istemiyorlar ve yapmıyorlar, desek yanılmayız her halde?
“Niyetimiz olsaydı bunu tamamen serbest bırakırdık” diyorlar, demek ki niyetleri yok. Neden niyetleri yok, o zaman bunu sorgulamak lâzım? Neden çekiniyorlar hâlâ; onları tutan, tereddüt ve çekingenliğe sevk eden birtakım sebepler mi var bizim bilmediğimiz, bunun izahını yapmaları lâzım. Çünkü bu bir özgürlük meselesi ve siz diyorsunuz ki, “Türkiye hak ve özgürlüklerde mesafe aldı, demokrasiye doğru ilerliyor.” Söylediğimiz gibi bu yönetmelik bir darbe döneminin eseri ve demokrasiye doğru mesafe aldığı söylenen bir ülkede, böyle darbe ürünü olan bir yönetmeliğin hâlâ devam ediyor olması izahı mümkün olmayan bir durum. Onun için eğer niyetiniz yoksa ve bu tamamen sizden kaynaklanan bir şeyse, o zaman bunun da değerlendirmesini seçmenlerin yapması lâzım.
Oysa ki, vakti zamanında namus meselesi demişlerdi…
Evet, “Bu yasağı kaldırmak namus borcumuz” diyerek seçim meydanlarında konuşmalar yapılmıştı. Bu borç ödenmeli artık. 10 sene geçti…
Kur’ân derslerinde isteyen öğrenciler başlarını örtebilir, gibi yönetmeliklerde bu kadar net kılık kıyafet tanımlarının olmasının yol açabileceği olumsuzluklar olabilir mi peki?
Bu sadece başörtüsü ekseninde tartışılmamalı. Türkiye’de herşeyi en ince ayrıntısına kadar kurallarla tanzim etmeye çok meraklı bir anlayış var. Tepeden dikte ederek, “Yazın şöyle giyinilir, kışın böyle giyinilir” türünde kurallar koymayı iş edinen bir anlayış. Aslında devlet bunu topluma bırakmalı. Kılık kıyafet konusundaki genel yaklaşım toplumda dengesini bulmuştur. Bunu illâ birtakım yönetmelikler çıkararak tanzim etmenin gereği ve anlamı yok. Toplumun sağduyusu, gelenekleri, görenekleri, alışkanlıkları içerisinde, ahlâkî ilkeleri de dikkate alarak bu konu çözülebilir ve haddizatında toplum bunu çözmüştür. Ama hal böyleyken, “İllâ kural çıkaralım” diyen bir ısrarın sürdürülmesi buyurgan bir tavırdan öteye geçemiyor. ‘Topluma bırakırsak bu işi yüzüne gözüne bulaştırır, birçok kargaşa ve kuralsızlıklar olur’ gibi, yerleşik devlet refleksleriyle hareket ediliyor. Çözüm biraz evvel söylediğim, önceki Bakanın da bize söylediği gibi, kılık kıyafet yönetmeliğinin tamamen kaldırılması. Kaldırılırsa kıyametin kopmayacağını herkes gibi onlar da görecek. Toplumumuz bu meselede uçlara yönelen bir toplum değil, çok sağduyulu ve ahlâklı bir toplumumuz var genel itibariyle. İstisnalar olursa, onu yine toplum kendi içinde çözer. Bunun için devletin kural koymasına gerek yok.
Bu yasağın tamamen ortadan kalkması için gerçekten devletin ideolojik paradigmalarının değişmesi mi gerekiyor? Eğer öyleyse bu nasıl mümkün olacak? Çünkü medeniyeti açık başlılık üzerinden tanımlayan bir ideoloji sözkonusu…
Anayasayı ve yasaları değiştirebilirseniz zihniyeti de değiştirmenin yolunu açabilirsiniz. Gerçi anayasayı da değiştiremiyorlar. Yönetmelikleri bile özgürlükler yönünde tam olarak değiştiremiyorlar. Ama varsayalım ki değiştirdiler, bu dahi yetmiyor, çünkü kökleri derinlere dayanan bir zihniyet problemi var. Bunu aşmak ve olumlu anlamda demokrasiye doğru bir zihniyet değişimini hızlandırmak için çok ciddî etkinlikler, yayınlar yapılması; ders kitaplarının değişmesi; medyanın kendisini buna göre şekillendirmesi; üniversitelerde, eğitim kurumlarında demokratik kültürü yerleştirecek, toplumda bunun kök salmasını sağlayacak programların uygulanması lâzım. Adeta bir seferberlik anlayışı içerisinde bu konuyu kamuoyunun en önemli gündem maddesi olarak en baş sıraya yerleştirmek gerekiyor. Eğer ders kitaplarında resmî ideoloji propagandası devam ediyorsa, kitle iletişim araçlarında yine aynı durum söz konusu ise, farklı fikirlere tahammül yoksa, yine farklı ve “aykırı” fikirlerin üzerine baskı ve dayatmalarla adeta linç mantığı içinde gitme alışkanlığı hâlâ aşılamamış ve terk edilememişse, bahsettiğimiz mânâdaki zihniyet değişimini de başarmak zor olur. Onun için demokrasiye inanan insanların, bu konuda gerçekten bir seferberlik anlayışı içinde elbirliği yapması lâzım. Hep birlikte bu dayatmacı anlayışı etkisiz kılmak, onun ağırlığından kurtulmak için elimizi taşın altına koymalı ve dayanışma içinde demokratik kültürü hakim kılacak bir “sivil toplum harekâtı” başlatmalıyız.
Peki bahsettikleriniz ekseninde, bu sürecin neresindeyiz?
Gördüğünüz gibi Türkiye’deki gündemler çok farklı. Bu konular hiçbir zaman gündeme gelmiyor maalesef. Bunun ihtiyaç olduğuna dair bir farkındalık ne ölçüde mevcut ve bunun farkında olanlar böyle bir seferberlik içine girmeye ne derece hazır, bunları tartışmalıyız. Bunun bir gündem olmayışı dahi işin ne kadar zor olduğunun bir göstergesi. Hep yapay, gelip geçici gündemlerle, günlerimiz, aylarımız, yıllarımız gelip geçiyor. O yüzden de ne anayasayı, ne darbe ürünü yönetmeliği değiştirebiliyoruz, ne de böyle bir demokratik kültürü topluma yayıp devleti dayatmacı yaklaşımların pençesine hapsolmaktan kurtarma noktasına gelebiliyoruz...
Son olarak, bu demokratik kültürü oluşturmaya çalışırken, mağdur başörtülülerin nasıl bir tavır içinde olması gerekiyor sizce?
Burada mücadelenin her şeyden önce Said Nursî’nin ‘müsbet hareket’ olarak ifade ettiği prensip çerçevesinde verilmesi gerekiyor. Bu mücadeleyi verirken çok doğru metotlarla hareket edilmeli. Mesele hiçbir zaman çatışma ortamına sürüklenmemeli. Buna müsaade edilmemeli. Mağduriyetlerin giderilmesi için, hukuk zemininde kalınarak mücadele edilmeli. Hiçbir zaman hukuk dışı yollara tevessül edilmemeli. Geçmiş dönemlerde bunun örnekleri görüldü. İşi sokağa taşıyan, güvenlik güçleriyle çatışma gibi boyutlara götüren davranışların zararı yine başörtülülere oldu. Bu zor bir mücadele; çok dengeli, dikkatli, temkinli, akıllı olmayı ve mücadeleyi bu prensipler çerçevesinde götürmeyi gerektiren bir süreç. Bir diğer önemli konu, bu sorun sadece başörtüsü üzerinden tartışıldığı için, bunun tesettürü tamamlayan bir unsur olduğu gerçeği biraz geri planda kaldı sanki. O yüzden de sadece başörtüsüne odaklanan, başörtüsünü tesettürün ayrılmaz bir parçası olmaktan adeta koparan birtakım örnekler görülmeye başlandı. Bu sıkıntılı bir durum. Başörtüsü sadece başörtüsü olarak değil, tesettürün bir parçası olarak ele alınmalı. Bu noktadaki sapmalar, gevşemeler mutlaka düzeltilmeli. Tesettürlülerin o kıyafetle verdikleri görüntü ve mesajın, her bakımdan çok düzgün olması, “Tesettürlüler de yanlış yapıyorlar” dedirtecek tavırlardan kaçınmaları lâzım. Tesettür böyle bir sorumluluk da yüklüyor. Ayrıca bu mücadelenin, bilhassa işin şuurunda olan hanımlar tarafından, onların öne çıkmasıyla yürütülmesinde ben fayda görüyorum. Erkeklerin öne çıkması, ön yargıyla bakan kesimlerde zaman zaman yanlış algılamalara, istismar konusu olabilecek sıkıntılı sonuçlara sebebiyet verebiliyor. Bu mücadelenin ön safında hanımların yer alması ve özellikle de karşı çıkan hemcinslerini iknaya yönelik bir strateji izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
(Genç Yorum, Şubat 2013 sayısından alıntılanmıştır)
TUBA NUR TELCİ