"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Görme engelli eski milletvekili Lokman Ayva:“Allah kör ederek benim gözümü açmış”

20 Şubat 2013, Çarşamba
ALLAH’IN HER İMKÂNSIZLIĞIN ARDINDA BİR İMKÂN YARATIĞINI SÖYLEYEN LOKMAN AYVA, 12 YAŞINDA KÖR OLMASININ DA BUGÜN YAŞADIĞI GÜZELLİKLERE ZEMİN HAZIRLADIĞINI BELİRTTİ. AYVA, “KÖR OLMASAYDIM SIRADAN BİRİ OLACAKTIM. EĞİTİMİMİ BIRAKACAKTIM, TARLADA VEYA BAŞKA BİR İŞTE ÇALIŞACAK, EVLENECEK, ÇOLUK ÇOCUK SAHİBİ OLAN SIRADAN BİRİ OLACAKTIM. AMA KÖR OLUNCA EĞİTİMİMİ DE ALDIM, BUGÜNKÜ DURUMUMA GELDİM. ALLAH KÖR EDEREK BENİM GÖZÜMÜ AÇMIŞ. YANİ İMKÂNSIZLAR İÇİNDE İMKÂNLAR VERDİ” DEDİ.

Bizim Radyo’da yayınlanan Serender programına konuk olan görme engelli eski milletvekili Lokman Ayva, Feyza Çiğdem Tahmaz’ın sorularını cevaplandırdı.


Lokman Ayva kimdir: 1966 yılında üç çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelmiş. 12 yaşında geçirdiği menenjit hastalığı nedeniyle görme yeteneğini kaybetmiş, öğrenimine beş yıl ara vermek zorunda kalmış. 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olmuş. Bu arada çok farklı işler yapmış. Radyo programları sunmuş, Karanlıktan Aydınlığa dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapmış İngilizce öğretmenliği gibi çeşitli alanlarda çalışmış. 1994-95 yıllarında, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nde Özürlüler Koordinasyon Merkezi’nin kurucu başkanı olarak görev yapmış. Sonrasında yöneticiliğini yürütmüş. Çalışmalarından dolayı farklı alanlarda ödüller almış. Özel Eğitime Muhtaç Çocuklar Kurumu, Fiziksel Engelliler Vakfı, İstinye Rotary Kulübü vb. yerlerden birçok hizmet ödülü almış. 2002 seçimlerinde Ak Parti’den milletvekili olarak meclise girmiş. 22. ve 23. Dönem milletvekilliğini üstlenmiş. Aynı zamanda Meclis’teki ilk görme özürlü milletvekilimizdir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Kendinizle ilgili neler söylemek istersiniz?
Evet, meselâ bir kimse için “Filan okulu bitirdi” deriz. Bu bir tek diploma demektir, ama o 4 ya da 5 yıl nasıl geçti? Bir Allah, bir de o yaşayan bilir. Acıları, tatlıları iç içe geçmiş bir hayat...
Biliyorsunuz ben görme engelliyim. “Birlikte Yürüyoruz” kapsamında, geçenlerde “Ben ne kadar farklıyım?” diye kendi kendime düşünüyordum. “İnsanlardan ne kadar farklıyım, ne kadar uzağım, ne kadar onların dışındayım?” diye kendime baktığımda, inanır mısınız hiçbir farkımız olmadığını gördüm. Ben de sınıfta acılar çekmişim; düşük not almışım, yüksek not almışım, disiplin cezası yemişim. Benim için kullanılan arabada trafik cezası yemişiz. Babalık duygusunu tatmışım, aşık olmuşum kavuşamamışım, mutsuz olmuşum. Evlenmişim, eşim olmuş, mutlu olmuşum. Çocuklarım hastalanmış, ateşi yükselmiş, geceleri perişan olmuşuz. Onların derslerindeki başarısızlıklarına üzülmüşüm. İyi not aldıklarında, iyi karne getirdiklerinde sevinmişim. Çocuklarımın bilgisayar oyunu düşkünlüğünden rahatsız olmuşum… Bütün bunlara baktığım zaman şunu fark ediyorum ki, imtihan penceresinden baktığımızda aslında hepimiz aynı ve eşitiz. Cenab-ı Hak âdil-i mutlaktır ve adaletli bir şekilde herkesi kendi çapında imtihan ediyor. Ben eminim ki hiçbir özürsüz arkadaşım benden daha az sorun yaşamamış. Ve hiçbir özürlü arkadaşımda benden daha fazla sorun yaşamamış. Bu anlamda aslında hepimiz birbirimizde diğerimizi görebiliriz.

Hayatınıza baktığımızda bir azim hikâyesiyle karşılaşıyoruz. Bu azim nasıl bir azimdi ki, siz şu anki konumunuza geldiniz?
Şöyle söyleyeyim. Aslında ben çok şanslı bir insanım. Bir taraftan kör olup bir taraftan şanslı olmak deyince insanların tuhafına gidiyor tabiî. Bunu biraz anlatayım. Geçenlerde duyduğum bir söz vardı. “Allah acıyla tatlıyı aynı pakette gönderir. İnsanlar acının ıztırabından tatlıyı fark etmezler” diyordu. Bu bence güzel ve doğru bir söz. Benim de buna uygun bazı sır cümlelerim oluştu. Onları aktarmak istiyorum. Meselâ, “İmkânsızlıkların imkânı vardır.” “İmkânsızlıkların sunduğu imkânlar vardır.” Ne demek bu? Meselâ, ben 12 yaşında kör oldum. O zamanlar köy şartlarında yaşayan fakir bir aileydik biz. Ailemde, sülâlemde hiç kimse ilkokuldan sonra okumamış. Ben tam ilkokulu bitirirken 11 yaşında  kör oldum. Kör olmasaydım, benim de hayatım muhtemelen aynı şekilde devam edecekti, değişmeyecekti. Çünkü şartlara baktığımızda değiştirecek bir ihtimal yok gibi gözüküyordu. Ne olacaktı, bir ustanın yanında çalışıyor olacaktım. Veya tarlada ya da inşaatta… Çünkü benim bulunduğum sosyal ortam bundan ibaretti. O ortamda yaşayan insanların hayatları düşünceleri buydu. Benim de hayalim buydu. Neydi? Bir yere girersin, çalışırsın, evlenirsin, askere gidersin, gelirsin, çocuğun olur, onu sünnet ettirirsin, düğününü yaparsın, torunun olur… Tekrar aynı döngü devam eder. Ama ben kör oldum. Bu zincir kırıldı. Ne yaptım? Ankara’da okula gittim. Düşünebiliyor musunuz, Konya’nın bir ilçesinden Ankara’da okula gitmek, orada okumak çok önemli bir şey… Kör olmasam nasıl gidecektim? Şartları göz önüne aldığımızda bu çok zordu. Anlatabildim mi? “Ben ne kadar şanssızım!” diyebilirim ki yani… Aslında, Allah kör ederek benim gözümü açmış! Bunun gibi başka bir sürü nimetler bahşetmiş. Ben burada hepsini anlatamıyorum. O anlamda bu, “İmkânsızlığın sunduğu bir imkân” oldu benim için.
Bakın, başka bir imkânsızlığı söyleyeyim. Boğaziçi Üniversitesi’ne geldiğimde benim fazla param yoktu. Okul yemekleri ucuz olur biliyorsunuz. Onu alacak param dahi yoktu. O zamanın parasıyla yemekler 150 liraydı. 65 liraya Antep ezmesi denilen acı sosla ekmek arası yaptırırdım ve çayla içerdim. O 65 liraya gelirdi. Bu bir imkânsızlıktı… Peki, bunun sunduğu imkân ne oldu? Orda ne yapıyordum biliyor musunuz? Arkadaşlar diyordu ki, bana “Hadi Lokman gezmeye gidelim!” Nereye gideceksin, her yer para! Bir yere gitsen, otursan, kahvaltı yapsan, bir şeyler yesen para… Biz kahvaltı yapmaya Bebek’e gittik, 3000 lira aldılar. Bu benim bir haftalık yemek param. Bir tostla bir çaya bu kadar para verilir mi? Herkese de ısmarlatamazsınız tabiî, ayağınızı yorganınıza göre uzatmak zorundasınız. “Param yok gelemiyorum” demeyi de kendinize yediremiyorsunuz. Öyle diyemediğim için “Dersim var, çalışmam lâzım!” diyordum. Ama yalancı çıkmamak için de ders çalışıyordum. Yani bir ara bana “yirmi dört saat çalışan adam” diyorlardı. O yüzden ben iki yıllık hazırlığı yarım yılda bitirdim. Ekim’de başladım, Ocak’ta bitirdim.  Üniversite derslerim de iyi oldu. Artı, ders dışında Türkiye Beyaz Ay Derneği’nin faaliyetlerini yürüttük filan… Yani böyle bir imkânsızlık vardı, Allah bunların içinde imkânlar verdi.
Şunu da söyleyeyim: Peygamberler bozulmanın en çok olduğu zamanlarda gelmişlerdir. O kötü durumların [imkânsızlıkların], nimeti de [imkânı da] peygamberlerin geliyor olmasıdır. O bakımdan öyle nimetler vardır. Yani insanlar şu anda acı çekiyor olabilirler. Parasız olabilirler. Trafikte sıkışmış olabilirler. Herşey olabilir. Bunların da bir imkânı vardır. İçinde bulunduğumuz, yaşadığımız imkânsızlıklara bir de o gözle bakalım ve onlardan faydalanalım.
Bakın, yine körlüğün bana getirdiği başka bir nimeti daha söyleyeyim size: Ben çok kolay akılda kalıyorum, ki hayatta ve siyasette bu çok önemli. Meselâ, insanlar iş görüşmesine giderlerken akılda kalmak için öyle kıyafetler giyiyorlar ki… Kırmızı giyiyorlar, birşeyler takıyorlar… Bunları hem ciddî, hem verimli olduklarını göstermek, hem de akılda kalmak için yapıyorlar… Kolay iş mi? Ben giriyorum “Selamun aleyküm” diyorum. Millet unutmuyor beni… Bunlar basit, ama çok büyük nimetler. Yanlış anlaşılmasın, ben insanlara burada kör olmalarını tavsiye etmiyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum: Eminim ki onlar da çeşitli sıkıntılar çekiyorlardır. Bu sıkıntılarla gelen imkânların farkına varmalarını tavsiye ediyorum. Allah verdikçe veriyor. Yeter ki siz o moda girin. İmkânsızlığın getirdiği imkânları görün. O zaman mesele kalmıyor.
Yakınlarda “Uluslararası Kabartma Kur’-ân-ı Kerîm Konferansı” adıyla uluslararası bir sempozyum gerçekleştirildi. Bu konuda bilgi verir misiniz?
Kabartma Kur’ân-ı Kerîm Konferansı yapıldı. Konferansa 13 ülkeden katılımcı geldi. Çok çok önemli bir konferanstı. Müslüman camiasının, İslâm dünyasının son 100 yılda belirli bir kalite ve standard kaygısı olamadı. Filistin, Afganistan, Irak, Suriye gibi yerlerdeki felâketlerle uğraşmaktan bunlara vakit bulamadık. Belki de bu çeşit hizmetleri yapmadığımız için bu tip felâketlerle uğraşmak zorunda kaldık. Bu anlamda çok önemli bir konferans. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de basılan Kur’ân’ı Endonezya’daki, Avustralya’dakini İran’daki, İran’dakini İngiltere’deki okuyamıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Hem Kur’ân-ı Kerîm evrensel diyeceğiz, hem de farklı ülkelerde basılan Kur’ânları okuyamayacağız. İşte bu sorunu çözmekle ilgili bir konferans oldu. Bunun da derin bir felsefesi var ve bu felsefe Abese Sûresi’nden gelir. Biliyorsunuz Abese Sûresi’nin hadisesi şöyle olmuş. Peygamberimiz müşriklerin önde gelenlerine İslâm’ı anlatıyor. Onlar Müslüman olsalar belki de birçok kişinin Müslüman olmasının önü açılacak. O sırada âma birisi geliyor diyor ki: “Bu dini bana da anlat!” Peygamberimiz de müşriklerle uğraşırken, o zâtın gelip böyle bir istekte bulunmasından biraz hoşnut olmuyor tabiî. Ondan sonra Abese Sûresi’nin ilk on âyeti nazil oluyor ve orada Cenab-ı Hak Peygamberimize bazı sözler söylüyor, onu ikaz ediyor. Burada müthiş bir felsefe ve mesaj vardır. Benim anladığım, dinin tebliğ edilmesi konusunda önce ihtiyacının farkında olana, ihtiyacını hissedene anlatacaksın. Yani sosyo ekonomik durumu, bürokratik durumu şusu busu hiç önemli değil. Yani o adam şöyle böyle diye ona öncelik vermeye gerek yok. Burada Cenab-ı Hakla Peygamberimiz arasındaki bir meseleden biz bunları öğreniyor, ders alıyoruz. Tabiî ben diyorum ki, bu bana da bir mesaj. Hepimizi ilgilendiren bir mesaj var burada. Kur’ân’ın nazil olduğu o yıllarda dünyadaki özürlülere hiç de iyi davranılmıyor. Meselâ özürlüler öldürülüyor, yok ediliyor, fuhşa sürükleniyor, işkence ediliyor, büyücü gözüyle bakılıyor filan… Böyle bir durum var. Hattâ, daha yakından bahsedelim, 1910’lu yıllarda ABD’nin 24 eyaletinde doğuştan özürlü olanları öldürmek serbest. Düşünebiliyor musunuz, medeniyet filan diyoruz ya, orada oluyor bu… Biraz daha yakına gelirsek, 1930’lu yıllarda Hitler Almanyası’nda özürlüler yok edilen gruplar arasında. Böyle bir noktaya gelinmiş. Şu noktada, İslâmiyet’in ne kadar yüce ve insanlık için ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. Bu mukayeselerle bakılırsa; keşke insanlık şu Abese Sûresi’nin farkında olabilseydi de, şu mesajları doğru alabilseydi de bu kadar acı çekmek durumunda kalmasaydı. Bu kadar savaşlar, zulümler, eziyetler yaşanmasaydı.
İnsanlar hayatlarında zulüm yapıyorlar ya, bunlara gerek yok. Konfiçyüs’ün bir sözü var, diyor ki: “İnsanlarla uğraşmayın, nasıl olsa eninde sonunda ölecekler. Biraz sabredin” diyor. Bu zulüm zalimlerin de yanına kalmıyor. Onun için, bunun farkında olursak değişim, dönüşüm, gelişim süreci başlar. Daha güzeli, onları, yani zalimleri de tatmin edecek mutlu bir hayat yaşanır. Meselâ ben farkında olarak zulüm yapmıyorum. Farkında olmayarak da yapmıyorum inşallah. Zulüm yapmadığım için acayip mutluyum. Demek ki böyle de mutlu olunabiliyor. Yani mutlu olmak için zulüm yapmaya gerek yok. Bunu zulümden zevk alanlar için söylüyorum.
Dünyada körler var. Onlara Kur’ân-ı Kerîm’in mesajının ulaştırılması lâzım. Konferansta temel amaç bu. Sonradan Müslüman olan görme özürlüler var. Onların ihtiyaç ve talepleri var. o noktada güzel çalışmalar organize edilecek inşallah.
Kabartma Kur’ân-ı Kerîm sistemin internet üzerinden ulaşılır hâle getirilmesi, kullanıma sunulması da çok önemli.
Evet, günümüzde çok güzel teknolojik imkânlar var. Bunları niye kullanmayalım ki? Mesela, Beyaz Ay mensubu arkadaşlar grup grup faaliyetlerde bulunuyorlar. İnternette Kur’ân-ı Kerîm öğretilen sohbet odaları var, orada eğitim veriliyor. Lisan dersleri veren arkadaşlarımız var. Çok güzel düşünülmüştür. Meselâ, Almanya’da, Hollanda’da Kıbrıs’ta kabartma Kur’ân öğrenenler var. Türkiye’deki bir arkadaşımız onlara öğretiyor. Bizim bu işlerle çok meşgul olmamız lâzım. Yani bunların hepsi yapılmadığı takdirde vebal. Dünyadaki zulümlerin durması için Kur’ân-ı Kerîm’in çok doğru ve çabuk anlaşılması lâzım.  Biz süremizi iyi değerlendirelim diye şu anda nasıl acele konuşuyoruz. Geçen her dakika bir daha geri gelmeyecek. Aynen hayatta böyle. Bu gün gitti, yarın bu günü yaşayamayacağız. Onun için bu günü dopdolu yaşayalım. Bunu sadece özürlülerle ilgili olarak söylemiyorum. Bu herkes için geçerli. Başka faaliyetlerde de bulunabilirsiniz. İnternet üzerinden Skype tarzı yöntemlerle Türkçe öğretebilirsiniz. Onlar size kendi dillerini öğretebilirler. Bunların yapılması lâzım. Türkiye’deki evlerin âdeta eğitim odalarına dönmesi lâzım. Karşılıklı bilgi, fikir ve mânâ transferlerinin yapılması lâzım. Tabiî, bunlar benim aklıma gelenler. Çok daha güzel fikirleri olan arkadaşlarımız vardır. Onlar bu fikirlerini Twiter’dan ya da diğer internet adreslerimizden bize ulaştırırlarsa, sizin gibi değerli kardeşlerimiz de bizlere fırsat verdikçe sizlere aktarabiliriz. Bunların hepsi bana ait değil, çoğu benim bir yerlerden tırtıkladığım fikirlerdir.

Uluslararası Kabartma Kur’ân  Konferansı ile ilgili söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Türkiye’nin önderliğinde yapılmış bir çalışma. Ülkemiz, İstanbul, Esenyurt hepimiz bununla iftihar etmeliyiz. Bunun gibi toplumun farklı kesimlerine de yönelik başka çalışmalar yapabilmeliyiz. Meselâ, hanımlara, çocuklara yönelik... Artık dünyayı değiştirme gücümüz olduğunun farkına varmalıyız. İnşallah, konferans Cuma günü akşamına kadar devam edecek. Milletimizin ve insanlığın hayrına güzel kararlar alınmasını temenni ediyorum.
Bir de “Birlikte Yürüyoruz” adlı bir kampanyanız var, ondan da bahseder misiniz?
Evet, şöyle bir soru sorayım: “Niye böyle bir kampanya yapılır, birlikte yürüyemiyor muyuz da bir kampanya yaptık?” Hakikaten birlikte yürüyemiyoruz. İngilizce’de bir söz, bir kitap adı var. “Walking alone, marching together” “Topluluk içinde git, ama yalnız yürü” anlamına gelen bir şey bu. Topluluğun içinde yürü, ama birey olduğununun da farkında ol. Toplumun % 12.29’u engelli filan diyoruz. İnsanoğlu yaratıldığından beri bu engellilik var diyoruz. Fakat engellilerle ilgili şimdiye kadar çok az çalışma yapılmış. Meselâ, 1969-2009 arası çocuk kitaplarının incelendiği bir araştırmaya göre, 40 yıllık süre içinde yayınlanan kitaplarda engellilerle ilgili doğru düzgün bir şey olmadığı tespit edilmiş. Engellilerle ilgili bir konu geçmiyor. Sanki bu insanlar yok sayılıyor. Çocuklar bu kitapları okuyorlar. Dolayısıyla özürlüleri yok sayıyorlar. Hayatın içinde değilmiş gibi algılıyorlar. Birkaç yerde var, onlar da dilenci filan gibi acınacak pozisyonda verilmiş. Bu olacak şey mi, hayat böyle mi? Ben engelle miyim, engelliyim; dilenci miyim, hayır. E, beni niye yok sayıyorsun ki? O açıdan kitaplarda böyle bir eksiklik var ve giderilmiş değil.
Benim araştırmalarıma göre ise, Cumhuriyet dönemindeki kitaplarda da engellilerle ilgili konu yok. Ki Osmanlı’nın son döneminde, Cumhuriyet döneminde bir çok savaş olmuş. Balkan Savaşları, Trablusgarp Savaşı Kurtuluş Savaşı… Engelli sayısında bir sürü artış olmuş. Fakirlik, yoksulluk, engellilik diz boyu. Kelimelerden yola çıkarak bakayım dedim; Topal Osman, Deli Bekir var, ama onlar da özürlü değil, adamların lâkapları öyle. Buradan şunu söylemek istiyorum. Engellilik fikrî anlamda efkâr-ı umumiyede yok. Öbür tarafta Sabancı Vakfı’nın bir araştırması var. Orada da mesela şöyle bir soru var. “Engellilerle komşu olmak ister misiniz?” % 70 ne diyor biliyor musunuz? “Hayır” diyor.

Sebep olarak bir şey söylüyorlar mı?
Sebepler araştırmada belirtilmemiş. Ama benim tahminim engellinin yük olacağının düşünülmesi. Yardım isteyeceği, sürekli ona bakılmak zorunda kalınacağı… Böyle duygularla yani... Hâlbuki benim de komşularım var. Ben onlara yük oluyor muyum? Tabiî ki hayır. Meselâ, ben binadan çıkarken bir iki adım onlardan önceysem, kapıyı açar onları önden buyur ederim. “Siz buyrun!” derim. Asansöre bineceksek “Önce siz buyrun!” derim. Asansörden önce çıkmalarını beklerim, yol veririm. Yani adamın evinde değilim ki, ona yük olayım. Ona “Bana şuna yap, bunu ver!” demiyorum ki. Yine bizim yaptığımız araştırmaya göre insanımızın % 90’ı engellilerin nasıl eğitim yaptığını bilmiyor, nasıl iletişim kurduğunu, onlarla nasıl iletişim kurulacağını bilmiyor. Bu tür problemler olabilir, kimseyi kınamıyorum. Fakat “Bir kampanya yaparak bunu çözebilir miyiz?” diye bize ilham veren şey şu idi: İnsanların % 65’i diyor ki “Ben bu konuda birşeyler öğrenmek istiyorum!” Yani bir öğrenme isteği var. Bilgi açığı olduğunun farkında insanlar. Yani “Ben biliyorum da reddediyorum!” demiyor. Bilmediği için reddediyor. Yani önyargılar var.

Yani birlikte yürümeye hazır mıyız, ya da ne kadar hazırız? Bu Türkiye genelinde uygulanacak bir kampanya.
Gerçekten birlikte bir hayat yürüyüşü yapmamız lâzım. Bunun için bir etkinlik yaptık. Aile ve Sosyal Bakanımız Fatma Şahin teşrif ettiler. Üsküdar, Esenler ve Başakşehir Belediye başkanları da katıldılar. Yıldız Üniversitesi Rektörlüğü de yer aldı. Bu bölgelerin olmasının sebebi pilot bölge olmaları. Burada yapılacak çalışmalar, sonra Türkiye geneline yayılacak. Bunun için bir basın toplantısı ile başladık. Ben bu noktada şunu söylemek istiyorum: Hayat yürüyüşünde sadece özürlülerle değil; zenginlerle fakirlerin, yaşlılarla çocukların ve gençlerin, kadınlarla erkeklerin, köylülerle şehirlilerin, patronlarla çalışanların, siyasetçilerle halkın birlikte yürüyebilmesinin sağlanması lâzım. Memlekette birlikte olamamak diye bir sorunumuz var. Memleket hepimizin memleketi, ne gerek var ayrılığa… Elbette ki farklı noktalarımız da olacak. Zaten 7 milyar içinde her insan birbirinden farklı… Parmak izleri, sosyolojik , psikolojik yapıları… Bununla birlikte pek çok benzer yanlarımız da var… Evet, dünyada herkes farklı, ama bu birlikte yürümemize, hayat yürüyüşü yapmamıza engel olmamalı. Engeller varsa da kaldırılmalı.

F. ÇİĞDEM TAHMAZ
Okunma Sayısı: 8240
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • İsmail ÖNGEL

    23.2.2013 00:00:00

    Çok güzel bir röportaj,Lokman Ayva’ın ifadeleri çok çarpıcı,bir engelli olarak hayata bakışı bambaşka, imanlı bir insanın bela ve musibetler karşısındaki takınacağı muazzam bir teslimiyet içindedir.Ben şahsen bu bir sayfalık röportajı çok beğenerek ve ders alarak okudum,emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum,Allah ebeden razı olsun diyorum.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı